MAKALELER
NEDEN HEDEF TÜRKİYE?
Dünya haritasını bir an için canlandırın gözünüzde… Dünya bir gün bir araya gelse ve bir başkent seçseler sizce burası neresi olurdu? Ya da kıtaları düşünün… birden çok kıtanın ortasında hangi ülke var? Birden çok dine komşu olan ülke… Kutsal topraklara hükmetme gücüne sahip ülke… Enerji kaynaklarının üstünde veya hemen yakınında olan ülke… Su ve geniş tarım arazilerine sahip ülke… Tarihi ve kültürel değerlere, mirasa sahip ülke…İnsanı, ahlakı, gelenekleri güzel ülke… aile yapısı en sağlam ülke…Genç, çalışkan, dürüst ve milliyetçi ülke…Türk Devletleriyle, Arap kültürüyle, batı dünyasıyla komşu ülke…Tarihte en büyük savaşların yaşandığı ülke…En büyük imparatorlukları kurmuş ülke…Devletsiz kalmamış, esaret yaşamamış ülke…Allah’ın Kuran-ı Kerim’de dostum dediği Hz. İbrahim’in örnek alın buyurduğu ülke…Kültürü ve kimliğiyle ilk günden varolan, ilk dili yaratan, yedi düvele, emperyalizmin tüm güçlerine karşı koyan ülke…Çanakkale’yi geçirtmeyen, ölmeyen, dokuz canlı ülke…yokluklara rağmen egemenliğini satmayan ülke…Egemenliği altındaki ulusların refah içinde yaşmasına kucak açan, azınlıkların haklarını çiğnemeyen ülke…Devlet geleneğine, sancağına sonuna kadar bağlı ülke…İslamı, dini, Allah sevgisini en masum , en içten, en temiz yaşayan ülke,…
Doğru cevap TÜRKİYE….Tüm soruların ortak cevabı olduğu için her zaman hedef tahtasına oturtulan ancak asla yenilemeyecek olan TÜRKİYE! Binlerce yıldır üzerinde bunca oyun oynanmasının nedeni de işte bu.
Bu kadar değerli bir ülke ve bu kadar sorunlu komşular… tıpkı gecekondu mahallesindeki bir saray gibiyiz ne yazık ki! Komşuların da ötesinde dünya üzerindeki kötü akrabalar (Yeni yetmeler), okyanus ötesi pehlivanlar…Bilimi, dini, milliyeti, dili, her şeyi silah olarak kullanabilme yeteneğine sahip düşmanlar.. Bilime, sanata, tarihe küskün, geri kalmış ama bir o kadar tembelliğe alışmış zavallı toplumlar, kandırılmaya müsait, satın alınabilen zavallılar… Bunlar yüzünden yaşanamaz hale gelen dünya.
Dünya büyük resme bakınca aslında sadece iki kutup, sadece iki renk… Siyah ve Beyaz! Kötüler ve iyiler. İnananlar ve kafirler.Bir tarafta dünyayı karalaştırmaya diğer tarafta huzur ve güven ortamında refah , kardeşlik ve barış içinde yaşamaya çalışan güçler…Arada sıkışanlar, kültürel, ahlaki ve kimlik olarak kaybolmuşlar, benliklerini kaybetmişler, belki gri sayılabilir ama sonuçta onlarda kirlenmeye başlamış olduklarından günah veya ayıplarından kurtulamadıkları sürece siyah sayılır..Bilmemek ayıp değildir. Hiçbir şey için ne geç ne de erkendir. Şimdi taraf tutmanın, taraf olmanın tam zamanıdır. En beyaz ise her şeye rağmen Türkiye’dir. Hala ve daima… İnsanıyla, inancıyla.
Türkiye varoluş’un ilk adımıdır. Her geçen gün Türkiye’nin tarihin çok daha eskilerine kadar gittiğini gösteren deliller çıkmaktadır ortaya. Hatta en eskiye. Tarih bir gün bunu da ispat edecektir. Bu nedenle dili tüm dillerin Ata’sıdır. Tüm uluslar (Çok azı hariç) Türk kollarından türemiştir.
Diğer ülkeler Türkiye kadar var olamamıştır hiçbir zaman. Zamanlarının kuvvet çarpanı olmuş ama hiç yok olmadan yaşam boyu varoluş’un kuvvet çarpanı olamamışlardır.
Varoluş’un kuvvet çarpanı arayışında; Millet olamayanlar, dinine sahip çıkamayanlar, inançsız yaşayanlar, sadece bu dünya için yaşayanlar, dünyaya yayılamayanlar, esaret yaşayanlar, devletsiz kalanlar çıkılınca geriye birkaç köklü millet kalmaktadır. Büyük imparatorluklar kuramamış, hak ve adaletten ayrılmış, kandırılmış, alet edilmiş, tarihe gömülmüş, kimliğini kaybetmiş, Ulus – Üniter devlet özelliğini koruyamamış ülkeleri de çıkınca geriye bir tek ülke kalır… Türkiye!
İŞTE BU YÜZDEN SİYAH'IN, KÖTÜLER'İN HEDEFİ; TÜRKİYE'DİR. Bunu bilip buna göre yaşamak tek kurtuluştur.
DİNİ DOĞRU OKUMAK
Atatürk islamın en güzel yanının bilime olan taraftarlığı, yandaşlığı ve akla olan uygunluğu olarak belirtir. Doğru anlamak için doğru okumak gerekir. Anlaşılamayan bir dille okunan dini kitaplar okuyana neyi verebilir?
Kutsal kitaplar bir dua kitabımıdır yoksa bir ders kitabımı? Dua kitabı tabiki değildir. Allah Kuran-ı Kerim ile insanoğlu’na son sözlerini söylemiş, kural ve talimatlarını noktalamıştır.
Demiştir ki; Bundan sonra benim sözlerim tamamlanmıştır. Sizden beklediklerimin tamamını anlattım. Cennetime ve bana kavuşmayı arzu ediyorsanız…kurallarıma uyun.
Peki bu kuralları anlamadığı dilden okumaya çalışanlar ne olacak? Tabiki o dilde okuduğunu söyleyenlerin, tercüme ettiği kadarıyla, kattıklarıyla birlikte söylediklerine inanacak. Sonuç? En doğrusu diyanet işlerinin türkçe mealinden okumak, anlamak…Uymak veya reddetmek size kalmış. Ama hiç olmazsa doğrusunu bilin…
Allah ile aranıza asla kimseyi sokmayın….Bizim dinimizin en güzel ve diğer tüm dinlerden en farklı tarafı budur.
Bu’da laik olmanın gereği ve göstergesidir.
ATATÜRK tüm demeçlerinde akla uygun olan dinin Türkçe okutulmasını, hatta ezanın bile, bu nedenle istemiştir. Laiklik ışığı da buradan filizlenmiştir.
Şimdi sorarım? Laikliğin neresi kötü? İnsanlara doğrusunu kendiniz öğrenin demenin neresi yanlış?
Laiklik düşmanlarının gizli hesabı olduğuna emin olun…..
Atatürk diyorsa doğrudur…emin olun.
MİYOP HİPERMETROP, SİZİNKİ HANGİSİ
Yakını iyi görenler miyop, uzağı iyi görenler hipermetroptur.
Çağımızda miyopların bir hayli arttığını dikkate alırsak insanların yakın çevreleri ve yakın gelecekleri ile nispeten isabetli kararlar verdiklerini düşünebiliriz. Ama bu insanlar için uzaklar ve zamanın az daha ötesi görünmezdir. Göremezler. Gözlük bile kullansalar ancak normal mesafeye kadar görürler…oda isterlerse.
Hipermetroplar ise yakını iyi göremezler ancak uzağı, öteyi, çok öteleri iyi görürler.
Hipermetroplar yakın gözlüğü ile gayet rahat okuyabilir ve hayatlarına devam edebilir. Ancak miyopların böyle bir şansı yoktur.
Şimdi gelelim konumuza. Ben hipermetropum ve buna şükrediyorum. Günlük yaşamaktansa, yakınla ilgilenip büyük resmi kaçırmaksa uzağı daha iyi görmeyi her zaman tercih etmişimdir.
Çağımızın yetiştirdiği en mükemmel hipermetrop Atatürk’tü. O kadar ki 100 yıl sonrasına kadar görebiliyordu gözleri, gördü de.
Hatta bu gördüklerini etrafına anlatıp, tedbir alın dedi.
Ancak etrafındaki miyoplar ve sağırlar o hayata veda ettiği andan itibaren çok daha yakına bakmaya başladılar ve büyük resmi kaçırdılar.
Bugünde pekçok miyop, göremedikleri uzaklarca oyuncak ediliyor.
Ne diyelim…Allah acil şifalar versin. SSiz yakına bakmaya, kumda oynamaya devam edin.
Hayatta gelecekte uzaklarda…uzakları göremediğiniz sürece sadece bir porsiyon yaşarsınız.
Sağlıcakla…
GELECEK TE ÖTESİ DE TÜRKLERE EMANETTİR...
Varoluş...hayata merhaba demektir, ilk defa olmaktır, yaratılmanın başıdır, nefes almaktır, yok oluşa kadar var olmak demektir.
Kuvvet… yaşamak için gerekli, enerjidir, söz geçirebilme, bilek bükebilmedir,
Dayanabilmektir, mertçe.
Çarpan… değiştirme yetisine sahip etkendir.
Kuvvet çarpanı; denge değeri, göz ardı edilemeyecek katsayı, yaratılışın anlamı, ana faktördür.
İnsan yaradılıştan itibaren kuvvet çarpanıdır.
Allah’ın yer’deki askerleri olan Türkler ise en zayıf anında bile dünya üzerinde egemen ve muktedir olmuş, doğruluk ve hak yolunun yılmaz savunuculuğuna soyunmuştur. Yarınlarda Türklere bahşedilen bu görev daha da artacak, katsayı çok daha yüksek bir rakama ulaşacaktır. Ulaşmaktadır.
Elbirliğiyle, kardeşçe, inançla, Atatürk’ün izinde,
Türk olmanın, millet olmanın haklı gururuyla ve Allah’ın yolunda.
Türk ve Müslüman olarak… Gelecek te, ötesi de Türklere emanettir.
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ
Vücudun zararlı mikrop, virüs ve bakterilere karşı kendi savunmasını kurabilmesi ve bu sistem sayesinde hastalıklardan korunması veya yakalansa bile kolay atlatabilmesi demek olan bağışıklık sistemi küçük yaşlarda kazanılır.
Özellikle altı yaşından sonra gelişir ve onlu yaşlarda çocuklar daha az hasta olmaya başlar…
Devletler de, Cumhuriyetler de sürekli mikroplarla temas halindedir. Bu mikroplar vücuda girip yerleşmek ve o vücudu hasta etmek isterler.
Devlet / Cumhuriyet o mikroba hazır değilse hasta olur ve kısa sürede, belki de hiç iyileşemez. Hastalık ilaçla geçmiyorsa da yoğun bakım, ameliyat, organ nakli gibi şeyler gerekir…
Gelin devletimizi de, cumhuriyetimizi de bu hastalıklardan kurtaralım…
Genel sağlık sigortamız çok şükür var ama hasta olup okuldan işten geri kalmaya gerek yok….Mikropları söküp atalım…
Aşı olmayanlara tavsiyen hemen doktorlarına danışsınlar ve gidip Atatürk aşısı olsunlar…
Böylece hiç hasta olmazlar…
BÜYÜK RESMİ GÖREBİLMEK
Büyük resmi görebilmek çok az insana nasip olmuştur. Pek çoğu yakından, dar çerçeveden, yakına, tek açıyla bakar…Sadece gördüğünü, gördüğünü sandığını, kendisine gösterileni görür…Ya da bakar da görmez…O resim ezberletildiğinden görmese de gördüğünü zanneder….Yada günlük yaşar…Hele toplumların hafızası çok kısa ömürlüdür.
Gelinen noktada yılların yaşanmışlığı insanlara pek çok zulüm ve acı getirmiştir, getirmektedir. Geriye dönüp bakınca görünen hep aynıdır… dar açılar, ihtiras ve kaprisler, entrikalar, bitmek bilmeyen kandırılmışlıklar, savaşlar ve ihanetler. Tüm bunlar güzelleri, ferahlığı örtmekle kalmamış, onları bile kötü emellerine alet etmiştir. Maalesef insanoğlunun çok az günü mutlu ve barış içinde geçmiştir. Gerisi kan ve gözyaşıdır.
Bugünlere nasıl gelindiği bilinmeden yarınlara emniyetle seyahat edebilmek mümkün değildir. Dünya bunca insanın gayretiyle, bunca yıllık tecrübelerle daha güzel yerlere gitmeliydi. Acılar dinmeli, açlık ve savaşlar bitmeliydi. Peki, öyle mi? Hayır! İşte bu sorunun cevabı bize bir şeylerin yanlış gittiğini haykırmaktadır. Bunca para, emek, teknoloji, uluslararası kuruluşlar, savaşsız geçen yüzlerce yıl... Asırlar öncesi dünya daha güzel, yaşamak daha kaliteliydi…
Bizleri yarınlara taşımaya niyetlenenlerin davranışları, bizlere öğretileri, bu düzen ve anlayışta direnmeleri geri dönülmez yola girdiğimizin ve maalesef bu yolun sonunun karanlık olduğunun emaresidir. Çünkü bu yoldan çıkılmadıkça, birşeyler değişmedikçe işler daha çok sarpa saracaktır.
Bugün sentezleme günüdür. Bugün yanlışları bulma zamanıdır. Bugün gerçeği görmek ve tedbir almak zamanıdır. Faraziyelerden, komplolardan, senaryolardan uzak… Düşmanı tanımak, kendini tanımak zamanıdır. Öğrenmek zamanıdır. Sonun iyi olacağını bilerek yürekleri ferah tutmak, doğruluk ve dürüstlükten ayrılmamak zamanıdır. Bize söylenen, öğretilen, ezberletilen ne olursa olsun!!
MANKURTLAR
Binlerce yıl önce Ortaasya’da kabileler arası savaşlarda esir düşenlerin elleri kolları bağlanıp saçları usturayla bir güzel kazınır, saç dipleri çizilip kanatılırmış. Sonra bir deve kesilip boyun derisi çıkarılır bu yeni kesilmiş deri bone gibi esirin saçı kazınmış başına sımsıkı geçirilirmiş. Boyun ve başlarına da sağa sola çevirip deriyi çıkaramasınlar diye tahta kalıplar geçirilirmiş. Sonra doğru çöle gidilir, başlarındaki yaş deriyle esirler çöle bırakılırmış. Çölün kızgın güneşi altında aç susuz birkaç gün geçiren kölelerin büyük bölümü ölürmüş. Kuruyup büzülen deri başı mengene gibi öyle bir sıkarmış ki esirin çıkmaya başlayan saçları dönüp yeniden başa batar, beyin bu basınç altında değişime uğrarmış. Ölen esirler hemen oraya gömülürken sağ kalıp belleklerini yitirenler ”MANKURT” olur güçlensinler diye günlerce yedirilip içirilirmiş. Yeterince güçlenenler köle pazarına götürülüp Mankurt olmayanlara oranla en az on kat pahalıya satılırmış. Mankurt’lar bellekleri silindiği için geçmişte özgür olduklarını , yuvaları ve aileleri olduğunu hatırlamaz yitirdiklerinin ve özgürlüğün tadını unuttuklarından kaçıp kurtulmayı hiç düşünmezlermiş. Mankurt sahipleri bunlar kaçmasın diye hiç tedbir bile almazmış. Köle sahipleri ise önlem üstüne önlem alırmış.
“Köleleştirmenin bile faydaları vardır. Çünkü öncesinde savaş esirleri hiçbir şartta bağlı kalmaksızın öldürülürdü. Ama kölelik sistemiyle hiç olmazsa hayatta kalabildiler. Yokluk ve açlık yıllarında yorulsalar da sahiplerince beslendiler, aç kalmaktan ölmediler.” Felsefeleri işte bu. Bağımsız olmayı, yuva kurmayı düşünmeyin, sadece verilen işi yapın ve yemeğiniz önünüze gelsin. Bunu kaçınız ve kaç ülke rızasıyla kabul edebilir?
Ancak onlar bunun da çaresini bulmuş durumdalar. Toplumlar mankurtlaştırılarak önceki yaşamlarını hatırlamayacaklar. Böylece kaçmayı hiç düşünmeyecekler bile. Köleler kaçmayı düşünür ama mankurtlaştırılanlar asla.
Birde malum klasik şartlanma var. Köpeğe her gün aynı saatte yemeğini ver, ertesi gün aynı saatte seni bekler bulursun. Yorumlamadan, dakika şaşmadan. Toplumlar bir kere şartlandırıldı mı gerisi kolayca gelir.
Orhun yazıtlarında mankurtlaştırmanın başka çeşit örneği var. “1500 yıl önce Çinliler ipek, altın, gümüş vererek Türk beylerini mankurtlaştırıyormuş. Kültigin taşa yazılı bildirisinde anlatıyor; Çinliler tatlı sözlerle, vaadlerle, parayla yaklaşıp Türk beylerini tavlamış, Çin’in pohpohladığı Türk beyleri kendini çinli gibi görüp Türkçe adlarını bile değiştirip Çin adı almaya başlamışlar. İşbirlikçi beylerin buyruğuyla 50 yıl Çin boyunduruğunda yaşamışlar. Sonra Çin Türk boylarını birbirine kışkırtıp aralarında savaştırmış. Halk bakmış ki Çin’in sözüne uyan mankurtlaşmış beyleri yüzünden kırılmaktalar ayılıp kendilerine gelmişler. Ülkem, devletim deyip başkaldırmışlar. Örgütlenip savaşıp kurtulmuşlar.” O zamanlar beyler mankurt, halk köleymiş. İşte fark bu. Beylerin hatırlamadığını halk hatırlamış.
Mankurtların bu gün yaşayan birde “ayarlı basın” versiyonu var. Cengiz Özakıncı’nın “Dolmakalem” Atatürk’ün “manevi mikroplar” dediği. Bu ayarlanmış basının asla başarılı olamayacağını Atatürk şöyle tarif ediyor; “Her zaman dünyanın yarısını ve bir zamanda dünyanın tamamını aldatmak olnaklıdır. Ancak bütün dünyayı her zaman aldatmak olanaklı değildir. “
Memleketin “dolmakalem”lere değil “kurşun kalem” yazarlara, “sahte”lere değil “gerçek”lere, “uzaylılar”a değil “gerçek vatandaşlar”a ihtiyacı var.
Atatürk Olmasaydı Ne Olurdu?
Türk milletinin kurtarıcısı, yeni ve modern Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmayı hedefleyen Türk toplumunun yaratıcısı, ulu önder Atatürk, 20 nci yüzyılın en büyük askerî ve siyasî dehası, en önemli devlet adamıdır.
Bir milleti yok olmaktan, bir vatanı esaretten kurtaran; bitmiş, tükenmiş, geri kalmış Osmanlı Devleti yıkıntılarından, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devletini oluşturan; demokratik, Laik ve sosyal bir hukuk devleti düzenini yerleştiren, çağdışı bir toplumu çağdaş toplumlar seviyesine ulaştıran inkılapları gerçekleştiren Atatürk olmasaydı, en hafif deyimiyle, Türk milleti ve devleti olmazdı.
“Atatürk olmasaydı ne olurdu?” sorusuna, onun askeri dehasının ortaya çıktığı Çanakkale Muharebeleri’nden başlayarak aşama aşama cevap vereceğiz.
ATATÜRK olmasaydı, Trablusgarp ve Balkan Savaşları yenilgilerinin ardından, bitmiş, tükenmiş, umudu kırılmış Türk askeri, Çanakkale’de, içindeki cevheri fark edip destanlar yaratamazdı. Kutsal vatan topraklarını işgal edip kendisini esir etmeye gelen düşmana karşı, kanının son damlasına kadar mücadele edecek azmi bulamazdı. Atatürk’ün Çanakkale’de ortaya koyduğu askerî dehası, üstün sevk ve idare yetenekleri sayesinde Türk milleti şahlanmış ve tarihin akışını değiştirebileceğini ispatlamıştır. Atatürk’ün Çanakkale’de ortaya koyduğu bu ruh sayesinde, Türk milleti, en imkânsız koşullarda, hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bağımsızlık mücadelesine girmiş ve Kurtuluş Savaşını kazanmıştır.
ATATÜRK olmasaydı, Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalayarak Birinci Dünya Savaşından çekilen Osmanlı Devleti, hakkında verilen idam hükmüne uyarak, toprakları işgal edilmiş, milleti esir edilmiş bir statüye razı olurdu. Oysa o, içinden çıktığı asil Türk milletinin, tarihin hiçbir devrinde esir yaşamayı kabul etmediğini, kutsal saydığı vatan topraklarının istilacı güçlerin eline geçmesine razı olamayacağını biliyordu. Bunu çok iyi bildiği için, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan Ulusal Kurtuluş Mücadelesini başlatmış ve 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlandırmıştır. Atatürk olmasaydı, bu mücadele böylesine başarılı, böylesine organize, böylesine azim ve kararlılık içerisinde yürütülemez ve belki de böylesine başarılı olamazdı.
ATATÜRK olmasaydı, Türk milletini kulluktan kurtaracak, kişi egemenliğine son verecek Cumhuriyet ilân edilemezdi. 23 Nisan 1920’de, TBMM’yi “Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir” ilkesiyle açıp çalıştıracak ve demokratik bir yönetim tarzını benimseyecek bir zemin, o günün şartları içinde bulunamazdı. Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra, 600 yıldır devam eden bir hanedana son vererek, Cumhuriyete giden yol açılamazdı. Türk milletinin tabiat ve karakterine en uygun yönetim biçimi olan Cumhuriyet, bütün kurum ve kuruluşlarıyla benimsenemezdi.
ATATÜRK olmasaydı, asırlardır ihmal edilmiş, geri bırakılmış, yoksullaşmış Türk milletini, çağdaş uygarlığın ötesine taşıyacak toplumsal inkılaplar yapılamazdı. Yeni ve modern Türkiye Cumhuriyetini güçlü ve gelişmiş devletler seviyesine çıkaracak siyasî ve ekonomik inkılaplar yapılamazdı. Demokratik, Laik ve sosyal bir hukuk devleti için gerekli anayasa ve hukukî düzenlemeler yapılamazdı.
ATATÜRK olmasaydı, Türk milletini doğmalardan, kalıplardan, teokratik baskılardan ve kötü ideolojilerden koruyacak tedbirler alınamazdı. O, ortaya koyduğu ilkelerle (Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik, İnkılapçılık) Türk milletinin “Dinamik İdealini” gerçekleştirmiştir. Atatürkçü Düşünce Sistemi sayesinde Türk milleti, geleceğe güvenle bakabilmektedir.
Kısacası, bugün dünyanın en önemli coğrafyalarından birisi üzerinde, bağımsız ve güçlü bir devlet, onurlu, saygın ve çağdaş bir millet, demokratik ve Laik bir toplum olarak yaşamamızı, Ulu Önder Atatürk’e borçlu olduğumuzu asla unutamayız.
ATATÜRK'Ü YAŞATMAK
Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat 9'u 5 geçe İstanbul'da, Dolmabahçe Sarayı'nda ölmüştür. 1881 yılının hangi gününde Selanik'te doğduğunu ise bilmiyoruz. 1881-1938 yıllarının sınırlandırdığı yaşantısı, bir yandan toplumumuzun Tanzimat sonrası gereksinme ve isteklerini belli bir doğrultuda yansıtırken, bir yandan da kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumunda belirgin çizgileriyle sürüp gitmektedir. Bu anlamda Atatürk'ün yaşantısının, tarih ve toplum açısından, 1881-1938 sınırlamasının öncesinde ve sonrasında var olduğu söylenebilir. 1924 yılında ''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet muhafaza etti. Biz daima Şarktan Garbe yürüdük'' derken ''biz'' sözcüğüyle kendini olduğu kadar toplumumuzu da dile getirdiği kanısındayız. Gerçekçi bir ''insan'' olan Gazi Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1926 günlü Hâkimiyet-i Milliye'de yer alan demecinde insanın faniliği, toplumun sürekliliği kuralının kendisi için de geçerli olduğunu şu sözleriyle açıklamıştı: ''Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyet'i ilelebet payidar kalacaktır ve Türk milleti emniyet ve saadetini zâmin prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürümeye devam edecektir.'' Öte yandan, ''büyük adam''ın doğuşunu gerekirciliğe bağlayarak, benzer koşulların benzer sonuçları yaratacağı görüşündedir. Konu bu açıdan ele alınınca ''bir'' değil ''iki'' Mustafa Kemal vardır ve Atatürk daha 1921 yılında bu toplumbilim gerçeğini görerek dile getirmiştir: ''İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben, fani Mustafa Kemal, öteki milletin daima içinde yaşattığı Mustafa Kemal. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi tehlike anında ben zuhur ettimse, beni bir Türk anası doğurmadı mı? Türk analar daha Mustafa Kemal'ler doğurmayacaklar mı? Feyiz milletindir, benim değildir.'' 1938 yılında ölen, yıllarca sonra Anıtkabir'e gömülen ve Ankara'nın bu anlamlı tepesinde son uykusunu uyuyan, kuşkusuz, ''fani Mustafa Kemal''dir. ''Türk analar'' ve ''milletin feyzi'', toplumumuzun yaratıcı dayanakları olarak, dün olduğu gibi, bugün ve yarın da var olmakta, toplumun gereksinmelerine karşılık vermekte devam edeceklerdir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün konumuza aydınlık getiren, ilki 1922 ve ikincisi de 1929 yıllarında kamuoyuna açıklanan iki düşüncesini de hatırlamalıyız: ''Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur.'' Ve ikincisi: ''Beni görmek demek behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.'' Bu iki düşünce, öncekilerle birlikte ele alınırsa, ''Atatürk'ü Yaşatmak'' konusundaki bir ayrım zorunluluğu belirginlik kazanacaktır. Bize kalırsa, bu ayrımı yapmadan bir düğümü çözmek ve konu karşısında yeterince saygılı davranmak olanağı yoktur. ''Zübeyde'den doğma Mustafa'' ile ''Türk ulusunun bağrından doğan Mustafa Kemal Atatürk'' birbiriyle karıştırıldıkça Atatürk'e ''yararlı'' olmak yerine ''zararlı'' olmak da mümkündür. Toplumumuzun her bunalım döneminden çıkışında Atatürk'e sarılırken ''fani'' olanla ''düşüncede ve eylemde yaşayan''ı, zamanın akışı içindeki durumların ve gelişmelerin gereksinmelerini de hesaba katmalıyız.
Konumuza bu anlayışla yaklaşınca aşağıdaki noktalar üzerinde durmamız gereklidir:
1) TBMM'de 23 Nisan 1970'te yapılan törende olduğu gibi, yoklama sırasında ''Mustafa Kemal Paşa'' diye bağırıp ''burada!'' diye yanıtlamak veya Atatürk'ün uğradığı yurt köşelerinde yıldönümü günlerinde yapılan törenlerde Atatürk'ün ''büst''ünü karşılayıp uğurlamak, kaş yapayım derken göz çıkarmaktan başka bir şey değildir. Unutmamak gerekir ki, ''Atatürk'ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay yolunu bulmuşlardı. Genç kuşaklar için Atatürk, kaş, saç ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce özelliklerine bağlı bir özenme konusudur.''
2) Atatürk'ü yaşatmanın doğru yolu, ''eser''ine sahip çıkmak ve onu geliştirmekle bulunabilir. Böylece, ''Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak'' sorunu karşımıza çıkar: ''Atatürk'ü anlamanın bir yanı onun bağımsızlık savaşçılığı ise, öteki yanı da gerçekleştirdiği devrimlerin bütünlüğüdür... Atatürk'ü tamamlamanın ilk anlamı ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin Bütünlüğü'' anlayışında açılan gedikleri kapatmaktır... Atatürkçülüğü eski düzeyine ulaştırmak yetmez; eksik kalan yanlarını tamamlamak da gerekir. Atatürk'ü, tamamlamanın asıl anlamı Türk Devrimi'ne yeni katkılarda bulunmaktır... Türk Devrimi'nin ilkelerinden biri olan devrimcilik, katılaşmış bir toplum düzeni yerine yeni oluşlara açık bir anlayışı zorunlu kılar. Dinamizmini yitirerek kendi üzerine kapanmak Atatürkçülüğü donmuş kalıplar haline getirir ve yaşama gücünü zayıflatır.''
3) Son ve çirkin bir örneğini Doktor Rıza Nur'un ''Hayat ve Hatıratım'' (İstanbul 1967-1968, dört cilt) adlı kitabında gördüğümüz karalamalar ve saldırılar, ''Atatürk'e zarar vermek şöyle dursun, bazı kafalara haksızca kurulmuş olan bir ''mythe'' in (Rıza Nur) tasfiyesine yarayacaktır... Tarihin büyük adamlarla ilgili bölümlerinin bir papuçluğu andırması olağandır. Her büyük adamın yakın çevresinde, özellikle de bunalım dönemlerinde, onun pabucu bile olamayacaklara rastlanır. Türkiye tarihinin Mustafa Kemal Atatürk dönemi de bu kuralın içindedir.''
4) Atatürk'ü yaşatmak için yapma payandalara gerek yoktur. Atatürk, kendi bütünlüğü içinde yaşama gücüne sahip olduğunu, bütün yozlaştırma ve bölme çabalarına karşın, bugüne kadar göstermiştir. ''Atatürk ilkelerini saptamak'' gerekçesiyle onu dar kalıplara koymak, yoruma ve tartışmaya kapamak, Atatürk'ü hiç sevmediği ''evliya'' derekesine indirmek olur. Bir ''Atatürk tabusu'' yaratmanın gereği olmadığı gibi, Cumhuriyet Türkiye'sinde olanağı da yoktur.
5) Son olarak değinmek istediğimiz nokta, ''10 Kasım Atatürkçülüğü'' diyebileceğimiz uygulamanın yeniden düzenlenmesi gereğidir. ''Onun temel görüşleri bireysel açıdan tek bir ilkeye indirgenecek olursa bunun aklı egemen ve özgür kılmak olduğu kuşkusuz ileri sürülebilir. Atatürk'e sevgi ve saygı ile bağlı olan kuşaklara bugün düşen görev, akılcı bir tutumla Atatürk'ü anmanın yararlı biçimini ortaya koymaktır. Alışılageleni sürdürmek ve bu konuda bir tartışma açmayı sakıncalı bulmak, önce Atatürkçü düşüncenin özüne karşı gelmek olur.''
Görüldüğü gibi, mekân ve zamandaki kesişlerden yola çıkan bir hatırlama ve anma geleneğinin yarattığı, içtenlikten ve içerikten uzak, fani Atatürk'e dönük ''yaşatma''lar yerine, Atatürkçü düşüncenin ve eylemin özüne inen onarmalar ve katkılar, Atatürk'ü yaşatmanın biricik yoludur. Ölümünden bir yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki "açış" konuşmasında söyledikleri, 1971 Türkiye'si için de bir "amaç" niteliğindedir:
"Büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak, türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir" Atatürk'ün sözünü ettiği "dinamik ideali" toplumumuzun gelişme doğrultusunu gösteren bir pusula haline getirmedikçe, gösterişli törenler ve parlak nutuklarla "Atatürk'ü Yaşatmak" bir avuntudan öteye gidemez.
Kaynak: Atatürk'ü Anlamak ve Tamamlamak, Prof.Dr. Cavit Orhan Tütengil, Nurer Uğurlu başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır. Dizgi, Baskı, Yayımlayan: Yenigün Haber Ajansı, Basın ve Yayıncılık A.Ş.Kasım 1998
Cumhuriyetin Ülkemize ve Bireylere, Özellikle Türk Kadınına Kazandırdıkları
Türkiye Cumhuriyeti, çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti'nin yıkıntıları arasından, Türk milletinin Atatürk'ün önderliğinde giriştiği mücadele ile hayat bulmuş millî bir devlettir.
Cumhuriyetin Türk toplumuna kazandırdıklarını anlamak için öncelikle Türkiye Cumhuriyeti'nin dünya görüşünü ifade eden Atatürkçü düşünce sistemini, bir başka deyişle Atatürkçülüğü açıklamakta fayda bulunmaktadır. Atatürkçülük, Türk milletinin aklın ve bilimin rehberliğinde ileri bir toplum olarak en kısa sürede çağdaş uygarlık düzeyine erişmesini, milletler ailesinin bağımsız, eşit ve şerefli bir üyesi olarak demokratik ve lâik kurallar içinde mutlu bir yaşam sürmesini amaçlayan, ilkeleri Türk toplumunun ihtiyaç ve isteklerinden doğmuş çağdaş bir düşünce sistemidir.
Bu düşünce sisteminin kaynağı, ülke gerçeklerinden, Türk milletinin ihtiyaç ve isteklerinden ve nihayet Türk tarihinin yapraklarından kaynaklanmıştır. Bu bakımdan kişisel bir düşünce değil, millî vicdandan kaynaklanan, milletimizin ortak arzu ve eğilimlerinin simgesidir.1
Hayatta en hakiki yol göstericinin ilim olduğunu kabul eden Atatürkçülük, akılcılığa, bilime verdiği değer ve sürekli yenilenmeyi mümkün kılan İnkılâpçılık ilkesi ile bugün olduğu gibi yarın da geçerliğini koruyacaktır. Bu konuya büyük önem veren Atatürk, "Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir" direktifi ile izlenmesi gereken yolu göstermiştir.
Bu gün Türk milleti, hayat anlayışından, modern görünüşüne kadar güzel olan ne varsa Atatürk'e ve O'nun kurduğu Cumhuriyete borçludur. Oysa Osmanlı Devleti'nden miras kalan hayat anlayışı, kısaca "bir lokma, bir hırka" diye toplum arasında yaygın olan ve insanları sadece öbür dünya için çalışmaya sevk ederek miskinleştiren bir anlayış idi. Ortaçağın dini taassubunu çöküş döneminde yaşamaya başlayan Osmanlı Devleti'nin bu döneminde bilim, sanat, devlet hayatı ve toplum hayatına hep bu, akıl ve mantığı, bilimi önemsemeyen düşünce hâkimdi. Örneğin bilimi üçe ayırmışlardı. Öğrenilmesi gerekli bilimler, öğrenilse de olur öğrenilmese de olur bilimler ve günah olan bilimler. Onlara göre dinî bilimler öğrenilmeliydi. Ancak tıbbı öğrensen de olur, öğrenmesen de olur diyorlardı. Çünkü hastalığı da sağlığı da tanrı verir, tanrı alır o yüzden tıpla uğraşmak boşa uğraşmaktır. Ancak astronomi ile uğraşırsan, yıldızları gözlemlersen tanrının işine karışmış olursun ki işte o zaman en büyük günahı işlersin. Bu düşünce şekli, Osmanlı Devleti'ni önce Avrupa'nın hasta adamı durumuna getirdi. Sonra da yıkılmasına neden oldu.
Atatürk, giriştiği silâhlı mücadele ile Türk vatanını düşman işgalinden kurtarmıştı, Ancak bununla yetinmedi, Yeni bir mücadeleye girişti. Bu mücadelenin adı çağdaş değerlere sahip bir devlet kurmaktı. Kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile hür düşünceli insanlar yetiştirildi. Toplum yaşamının her alanında yenilikler yapıldı. Yazılan yazıdan, giyilen başlığa, hukuktan, kullanılan takvime, ölçü ve tartı birimlerinden, tarih ve dil bilincine, toplum hayatının her alanında Cumhuriyetle birlikte inkılâplar yapıldı. Bu gün Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada kendisi ile birlikte çağdaşlık atılımlarına başlayan komşularıyla kıyasladığında Cumhuriyetin Türkiye'ye kazandırdıkları çok daha iyi anlaşılmaktadır.
Bu kazanımları ve bunları koruyabilmek için ne yapılması gerektiğini kısaca gözden geçirelim.
Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini oluşturan Türk unsurunun kimliği, Osmanlı Devleti içinde imparatorluk politikaları nedeniyle adeta unutturulmuştu. Fransız İhtilâli'nin etkisi ve devleti bölmek isteyen yabancı devletlerin teşvikiyle azınlık unsurlar arasında millî akımlar başlamıştı. Buna karşılık devleti sahip olduğu sınırlarıyla korumak amacıyla gerçekleştirilen ve millî duyguları geri plânda bırakan uygulamalar azınlıkların hareketlerini engelleyemediği gibi en büyük etkisini Türkler üzerinde göstermiştir. Türkler önce Osmanlılık siyaseti gereği Türklükten çok Osmanlılıklarını ön plâna çıkarmışlardır. Devlet bünyesindeki Hıristiyan unsurlar hemen hemen tamamıyla ayrıldıktan sonra bu sefer Müslüman fakat Türk olmayan unsurları elde tutabilmek için İslâm birliği politikası uygulanmış, ümmet bilinci işlenmiş ve yine millî değerler geri plâna atılmıştır.
Atatürk'ün önderliğinde başarıları Kurtuluş Savaşı ve arkasından gerçekleştirilen Türk Devrimi'nin iki temel özelliğinden biri millî olmak diğeri de lâik olmaktır. O, Türk insanının millî duygularını yeniden kazanabilmesi için tarihinden diline kadar her alanda çalışmalar yapmış ve yaptırmıştır. Kurduğu Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu bu çalışmalarının bir ürünüdür. Lâiklik yolunda yapılan atılımların amaçlarından biri de millî gelişmelere engel olan dinî taassubu kırmaktır. Atatürk her yaptığı işte Türklüğü ön plâna çıkararak ve Türklükle övünülmesi gerektiğini vurgulayarak hem insanımızın kendine güvenini yeniden kazanmasını hem de millî bir devlet olmanın gereği olan millî bilincin yerleşmesini sağlamaya çalışmış ve bunda başarılı olmuştur. Millî birlik ve beraberlik duygusu bu şekilde gerçekleşmiş ve Tüm dünyanın Türk mucizesi olarak adlandırdığı büyük başarılar kazanılmıştır.
Osmanlı Devleti'nden devralınan eğitim ise çok başlı ve toplumun ihtiyaçlarına karşılık vermekten uzak bir görünümdeydi. Bir yanda lâik eğitim veren, diğer yanda dinî eğitim veren kurumlar vardı. Bunların dışında denetimden uzak yabancı okulları yer almaktaydı. Bu çok başlı eğitim toplumda birbirine zıt ve düşman görüşlü insanlar yetiştirmekteydiler. Bu sorun da 3 Mart 1924 tarihinde TBMM'de kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ortadan kaldırılmıştır. Bu kanunla bütün Türk okulları Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı ve lâik eğitim veren kurumlar haline getirilmiştir. Daha sonra da yabancı ve azınlık okullarının bu ilkelere aykırı eğitim vermemeleri için buralar sıkı denetim altına alınmıştır.
Osmanlı Devleti'nden saltanat ve hilâfet kurumları devralınmış, bunlar uygun ortamlar elde edildikçe zaman içinde ortadan kaldırılarak millî hakimiyet ve lâik esaslara sahip kurumlar meydana getirilmiştir. Saltanat ve hilâfet kamburundan kurtulan Türkiye Cumhuriyeti, üyelerini Türk milletinin özgür iradesi ile seçtiği TBMM tarafından kabul edilen lâik kanunlarla yönetilmektedir.
Osmanlı Devleti, ekonomik açıdan da iflas etmişti. Osmanlı borçlarını tahsil etmek için kurulan Duyun-u Umumiye İdaresi devletin gelirlerine el koymuştu. Yok denebilecek kadar az olan sanayinin de çoğunluğu yabancılara aitti. Ülkedeki demiryolları ise yabancılarca işletildiği gibi, bir de bu yolların güzergahlarında imtiyazlar elde etmişlerdi.
Kapitülâsyonlar nedeniyle, Osmanlı Devleti kendi ülkesinde ekonomik kararlarını bağımsız olarak alamıyor, gümrük vergilerini kendi uygulayamıyor, kendi vatandaşlarına uyguladığı kanunlarını başkalarına uygulayamıyordu.
Atatürk bağımsızlığı bir bütün olarak yorumlayan ve iktisadî açıdan dışarıya bağımlı olan ülkelerin tam bağımsız olmayacaklarını anlayan bir liderdi. Bu yüzden iktisadî bağımsızlığı kazanmak için Lozan'da çok çetin bir savaş verilmiştir. Bu savaşı kazanan Türkiye, Lozan Antlaşması'yla her türlü kapitülâsyonu kaldırmayı başarmış, tam bağımsızlığını kazanmıştır. Osmanlı borçlarının önemli bir kısmını ödemek zorunda kalmasına rağmen, ekonomik gelişmesini sağlamıştır. Atatürk döneminde uygulanan tasarrufa ağırlık veren malî politikalarla yeni borç alınmamasına dikkat gösterilmiştir. Yabancıların elindeki fabrika ve demiryolları tek tek alınarak millîleştirilmiştir. Halkın elinde yeterli sermaye gücü olmadığından devlet ekonomiye de aktif olarak katılmıştır. O dönem için gerekli olan devletçilik uygulamaları ile önemli sanayi ve ticaret kurumları oluşturulmuştur.
Hukuk alanında ise şer'î hükümlerin uygulandığı Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyeti'ne geçildiğinde, Cumhuriyet anayasası ve kanunları lâik esaslara uygun olarak yeniden düzenlenmiştir.
Lâiklik Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinden biridir. Lâikliğin Türk toplumunda yerleşmesi için Atatürk döneminde önemli mücadeleler verilmiştir. Türkiye'nin çağdaş uygarlık içinde yerini daha kuvvetli bir şekilde alabilmesi için bu konuda hiçbir taviz verilmemesi gerekmektedir. Çünkü lâiklik din ile değil, dinî kendi çıkarlarına alet edenlerle mücadele etmektedir. Dinî kendi çıkarlarına alet edenler ise, bu çıkarlarını ancak aydınlanmamış dimağlarla sağlayabilirler. Bu nedenle eğitimde aydın düşünceli insanlar yetiştirmeye özen gösterilmeli, lâikliğe sahip çıkılmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk İnkılâbı'nın asıl hedefi olan Türk milletini çağdaş medeniyet seviyesine ve hatta onun üstüne çıkarmak için yapılan çalışmalar, yukarıda da belirtildiği gibi, toplum hayatının her alanında gerçekleşmiştir. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti bugün, bulunduğu bölgenin en çağdaş, en güçlü ülkesi olmuş dünyada da sayılı ülkeler arasına girmiştir.
Yukarıda bahsettiğimiz kazanımlar kadın erkek herkese sağlanmıştır. Ancak Cumhuriyet ile kadınların kazanımları çok daha büyüktür. Osmanlı Devleti'nde kadınlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmakta, eğitim ve iş hayatı da dâhil olmak üzere sosyal hayattan soyutlanmaktaydılar. Erkeklere tanınan çok kadınla evlenebilme hakkı kadınları Aile hayatında bile etkisiz bir duruma getirmişti. Cumhuriyet döneminde kadına erkek ile aynı hakları tanıyacak olan düzenlemeler büyük bir hızla gerçekleştirilmiştir. Eğitimde, iş hayatında, siyasette kadın erkek fırsat eşitliği sağlanmıştır. 1926 Medenî Kanunuyla aile ve toplum hayatında kadınlara çoğu batılı ülkeden daha önce ve geniş haklar tanınmıştır.
Türkiye'de kadın haklan, teokratik bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti'nden, kadın-erkek eşitliğinin kabul edildiği modern Türkiye Cumhuriyetine geçiş sürecinde bir dizi inkılâp ile sağlanabilmiştir. Bu konudaki gelişmeleri kısaca şöyle ele alabiliriz.
Batılı toplumlarda, kadın hakları ve kadınların erkeklerle eşitliği konusunda asırlar süren yoğun mücadeleler verilmiştir. Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti'nde de bazı kadın derneklerinin çalışmaları olmuşsa da bunlar yetersiz ve toplumsal destekten yoksun çalışmalar olarak kalmışlardır.2 Ancak, birçok batı ülkesinden önce Atatürk tarafından Türk kadınlarına bu haklar verilmiş ve hatta adeta sunulmuştur. Türk kadınları, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lidere sahip oldukları için, kendilerini oldukça şanslı saymalıdırlar.
Kurtuluş Savaşı'nın silâhlı mücadele günlerinde erkeği ile birlikte her türlü zorluklarla baş ederek düşmanın yurttan kovulmasında büyük rol oynayan Türk kadınının toplumsal konumunu çok iyi değerlendiren Mustafa Kemal, onların geleceğe umutla bakmasını sağlamıştır. O'nun kadınlar konusunda 1923'te söylediği şu sözü bu konuda yapacaklarının işareti olmuştur.3
"... Bir toplum, cinsinden yalnız birinin asrî gerekleri elde etmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla zaaf içinde kalır. Bir millet gelişmek etmek isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir... Binaenaleyh bizim toplumumuz için ilim ve fen lâzım ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın elde etmeleri lâzımdır..."
Bu şekilde düşünen Mustafa Kemal'in kurduğu Cumhuriyet'te kadınlar, önce 3 Mart 1924 tarihli Tevhîd-i Tedrisât Kanunu ile eğitimde erkeklerle eşitliği kazanmışlardır. 1926 yılında kabul edilerek Türk kadınlarını "şeriat" zincirinden kurtaran Medenî Kanun ile, erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemeler kaldırıldı, kadınlara boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf hakkı tanındı. Aile ve toplum hayatında kadın erkek eşitliğinin temelleri atıldı. Mecelle adı verilen ve dinî temellere dayanan kanunun yerine geçen Türk Medenî Kanunu ile Türk kadını güçlenmeye, kişiliğini bulmaya başlamış ve erkeğinin yanında sosyal faaliyetlere katılmaya başlamıştır.
Bundan sonra kadın ve kadın haklarıyla ilgili gelişmeler şöyle sıralanabilir.4
1927'de ilk defa bir bayan avukat Bediye Hanım İstanbul Barosu'na kayıt olmuştur.
1928'de İstanbul Fen Fakültesi'nden mezun olan 5 bayan kimyacı Türkiye için bu dalda ilk örneklerdir. Yine bu yıl ilk kez bir kız öğrenci Yüksek Mühendislik Okulu'na girmiştir.
1928'de çıkarılan "Türk kadın doktorların on sene müddetle hizmet-i mecburiyeden muafiyetleri hakkında kanun"5 ile mecburî hizmetten çekindikleri için doktor olmak istemeyen kadınların tıp mesleğine ilgi göstermeleri sağlanmıştır. Nitekim 1930'dan itibaren kadın doktorlar görev yapmaya başlamışlardır.
1928'de amacı annelerin sağlık ve sosyal ihtiyaçlarını gidermek ve çalışan anneler için kreşler açmak olan Himaye-i Etfâl Kadın Cemiyeti kurulmuştur.
1933'te Kız çocuklarına meslekî eğitim vermek amacıyla Kız Teknik Öğretim Müdürlüğü oluşturulmuştur.
1936'da Kadınların çalışma hayatına düzenleme getiren İş Kanunu yürürlüğe girmiştir.
Türk kadınlarının siyasî hayata atılmaları konusunda da ilk adım III. TBMM döneminde atılmış, 3.4.1930 tarihli 1580 sayılı Belediye Kanunu'yla kadınlara Belediye meclislerine üye seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.6 Bunu daha sonraki dönemde 1934 yılında yapılan anayasa değişikliği ile milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanıması izleyecektir.
Kadınlar seçme ve seçilme haklarını modern batı toplumları olan Fransa'da 1946'da, İsviçre'de ise 1971'de elde edebilmişken Türkiye'de 1934'ten itibaren bu hakkı kullanmaya başlamışlardır. Ancak bu hakkı yeterince kullandıkları söylenemez. Çünkü bu hakkı elde ettikleri 1935 seçimlerinde milletvekili olan 18 kadın üye meclisin %4.8'ini meydana getirirken bu orana bir daha ulaşılamamıştır.7 Bu durum Türk kadınının elde ettiği hakları kullanmaktaki isteksizliğini göstermektedir.
Toplum hayatında kadınlara sağlanan eşitlik, çok geçmeden kendini hissettirmeye başlayacaktır. Kadınlar her türlü meslek dallarına ilgi göstererek başarılı hizmetler yapmaya başlamışlardır. Daha önce hiçbir Türk kadınının görev almadığı alanlardan biri olan Avukatlık mesleğinde ilk Türk kadın avukatı olma unvanına sahip olan Beyhan Hanım ilk duruşmasına 28 Kasım 1928'de İstanbul 1.Ticaret Mahkemesinde katılmıştır.8
Kadınlara bu hakları veren Atatürk'ün ve Cumhuriyetin onlardan beklentileri de vardır. Bu beklentileri Atatürk çeşitli vesilelerle şöyle dile getirmiştir.
31 Temmuz 1932' de Türkiye güzeli Keriman Halis' in, Belçika' da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O'na "Ece" unvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:
" Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabiî güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz .. .Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır."
Dünyada milletler arası ilk kadın kongresi 18 Nisan 1935' de Atatürk'ün himayesinde İstanbul'da toplanmış ve bu kongreye dünyanın dört bir yanından gelen kadınlar katılmıştır. Atatürk "Milletler arası İlk Kadın Kongresi" delegelerine şöyle seslenir:
"Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz."
Atatürk, Türk kadınlarının hiçbir alanda erkeklerden ve Avrupalı kadınlardan geri kalmayacakları yolundaki inancını da şu sözleriyle belirtmiştir:
"Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip, donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım."
Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir:
"Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir."
Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk' ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir. Yapılan inkılâplarla Türk toplumunda kadın erkek eşitliği yolunda önemli adımlar atılmıştır. Türkiye'nin çağdaşlaşmasında ve kalkınmasında kadın erkek her ferdin katılımı sağlanmıştır. Ancak Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren süratle sağlanan bu hakları Türk kadınlarının tam anlamıyla kullandıkları söylenemez. Kullanılmayan bir hakkın kağıt üzerindeki varlığı ise hiçbir önem taşımamaktadır.
Türk kadını, Atatürk'ün kendilerine olan güvenine lâyık olabilmek için haklarını sonuna kadar kullanmalı ve Atatürk'ün emaneti olan Türkiye Cumhuriyetini O'nun istediği gibi ilelebet yaşatmak ve geleceğe güvenle bakabilmek için, erkeklerle el ele çalışarak O'nun gösterdiği ışıklı yolda ödün vermeden yürümelidir.
NOT: Bu konferans, Atatürk Araştırma Merkezi adına 3 Kasım 2003 tarihinde Atatürk Teknik, Anadolu Meslek Lisesinde verilmiştir.
1 Utkan Kocatürk, "Atatürkçülük, Atatürk İlke ve İnkılâpları", Atatürkçü Düşünce, Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ankara 1992, s.83.
2 Bu konuda geniş bilgi için bkz. Şefika Kurnaz, Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını, Milli Eğitim Bakanlığı yayını, İstanbul, 1997.
3 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s.89.
4 Cemal Avcı, III.Dönem TBMM'nin Yapısı ve Çalışmaları. Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2000, s. 147-149.
5 TBMM Zabıt Ceridesi, c:4, s.239-240, 244-246; Resmî Gazete, 29.5.1928.
6 Resmî Gazete, 14.4.1930.
7 Emet Doğramacı, "Siyasette Türk Kadını", Kastamonu'da İlk Kadın Mitingi'nin 75. Yıldönümü Uluslararası Sempozyuma, Ankara 1996, s.212.
8 Milliyet Gazetesi, 29.11.1928.
Yrd. Doç. Dr. Cemal Avcı*
* Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Orta Öğretim Sosyal Alanlar Bölüm Başkanı
Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 57, Cilt: XIX, Kasım 2003
![]() |
