DÜŞÜNCELERİ
Atatürkçü Düşünce Sisteminin Dayandığı Esaslar
Atatürkçü Düşünce Sisteminin en temel dayanağı Anayasa’mızdır. Atatürkçü Düşünce kavramı, Anayasa’mızda yer almış, ayrıca bazı önemli kanunlarda belirleyici, yönlendirici ve yol gösterici nitelikleriyle de kurallaşmıştır. Cumhuriyet devrinde, 1924 yılında kabul edilen ilk anayasadan bu yana, bütün anayasalarımıza bakıldığında Atatürkçü düşüncenin, tüm Türk milletinin ortak arzu ve eğilimlerinin bir simgesi olduğu anlaşılmaktadır.
Anayasa’mız, gücünü Atatürk ilke ve inkılapları ile Atatürkçü Düşünce Sisteminden almaktadır. 1982 Anayasası’nın içine serpiştirilen Atatürkçülükle ilgili bölümlere bakıldığında, Başlangıç Bölümünde; “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesin olarak karıştırılamayacağı;
Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebi hakları bulunduğu;
Türk milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlâtlarının vatan ve millet sevgisine emanet olunur.” denmektedir ki, Anayasa’mızın, bu başlangıç bölümünden de anlaşılacağı üzere, bunun temeli Atatürkçü Düşünce Sistemidir.
Anayasa’nın 2’nci Maddesinde; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, Laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” denmektedir ki, bu maddeden de anlaşılacağı üzere, Cumhuriyetimizin temel dayanağı Atatürkçü Düşünce Sistemidir.
Anayasa’nın 4’ncü Maddesinde; “Anayasa’nın birinci maddesindeki devletin şeklinin cumhuriyet olduğundaki hüküm ile ikinci maddesindeki cumhuriyetin nitelikleri ve üçüncü maddesindeki hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” denmektedir ki, buradan da anlaşılacağı üzere cumhuriyetin Atatürkçü niteliği değiştirilemez.
Anayasa’nın 42’nci Maddesinde; “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasa’ya sadakat içinde kullanılabilir.” denmektedir ki, bu maddeden de anlaşılacağı gibi, her Türk vatandaşı eğitim-öğretim kurumlarında Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre devletin gözetim ve denetimi altında Atatürkçü düşüncenin ışığında yetiştirilecektir.
Ayrıca, anayasamızın gençliğin korunmasına ilişkin 58’nci maddesi, milletvekillerinin ant içmesine ilişkin 81’nci maddesi, cumhurbaşkanının and içmesine ilişkin 103 üncü maddesi de gene Atatürkçü Düşünce Sisteminin vurgulandığı maddelerdir.
Atatürk ve Millî Birlik:
Ulu önder Atatürk, Türk Milli Mücadelesinin temeline, milliyetçiliği ve millî egemenliği yerleştirmekle hem Türk milletinin birliğini ve beraberliğini sağlamış, hem de bu ölüm kalım savaşını zaferle sonuçlandırmıştır. Devlet olmanın onuruna, millet olmanın haysiyetine erişmiş bulunan Türk milleti, bağrından çıkardığı Mustafa Kemal’in ağzından “Ya istiklâl, ya ölüm!” diye haykırarak, sarsılmaz inancını ifade etmiştir.
Amasya’da “Yurdun bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” seslenişi hedefi ve hedefe giden yolları göstermektedir. Erzurum Kongresi, “Vatanın bölünmez ve parçalanmaz bir bütün oluşu” ve “işgale karşı milletin kendini birlik halinde savunması” şeklindeki esasları ile millî bir hareket noktası oluşturmuştur. Sivas’ta millî birlik ve beraberliğin köklerini güçlendirmiş ve bütün yurttan temsilcilerin katılmasıyla yapılan kongre, ülke bütünlüğü temeline dayalı olarak millî nitelik kazanmıştır. Böylelikle Erzurum Kongresinin delegeler açısından taşıdığı bölgesel hava, Sivas’ta bütün vatanı içine alacak kimliğe dönüşmüştür.
600 yıllık bir imparatorluk, 1000 yıllık bir devlet geleneğini, uzun bir duraklama ve gerileme devrinden sonra tarihin sayfalarına emanet eden Osmanlı İmparatorluğu’nun son meclisi, yalnızca ulusal kurtuluş savaşı döneminde değil, daha sonraki yıllarda da Türk dış politikasının temel belgesi olacak Misak-ı Milli’yi kaleme alıp ilan ederek Türk ulusunun boyun eğmeyeceğini göstermiştir. Önce Erzurum Kongresinde kabul edilen, daha sonra da Sivas Kongresinde genişletilerek teyid edilen bu ilkelerle amaçlanan milli devletin doğuşunun da işareti verilmiştir. İstiklâl yemini de diyebileceğimiz Misak-ı Millî, kesin vatan sınırını çizerek Türklere istiklâl şuurunu aşılamıştır.
Atatürk’ün, “Millî Vatan” ve “Millî Devlet” anlayışından kaynaklanan ve milletimizin mücadele azminin bir göstergesi olan Misak-ı Millî, ülke bütünlüğümüzün bölünmez ve parçalanmaz oluşunun kutsal bir andıdır. Misak-ı Millî, devlet bütünlüğümüzün teminatı ve vazgeçilmez hedefimizdir. Millî ruh, o kara günlerde olduğu gibi günümüzde de Türk vatanının bölünmez bütünlüğünün teminatıdır.
Ülke bütünlüğünü esas alan Atatürk, “Düşman süngüsü altında millî birlik olmaz!” diyordu. İşte Atatürk’ün işaret ettiği bu tehlike ortadan kalkacak, Lozan’da yeni Türk Devleti millî bir devlet niteliğiyle dünya devletlerinin arasında layık olduğu saygın yeri alacaktır.
Millî liderin bundan sonra yapacakları, topluma “birlik ruhunu” vermeye yönelik olacaktır. Bu maksatla “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” ve “Bugünkü Türk milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde, kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri ve Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış isimlendirmeler, birkaç düşman aleti mürteci beyinsizlerden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü, bu millet efradı da umum Türk toplumu gibi müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.” der. Atatürk’ün bu sözlerinde, yüksek Türk kültürüne, binlerce yıllık ortak zengin tarihî mirasa ve nihayet ülke bütünlüğü bilinci ve Kuvayı Millîye ruhuna dayanan Türk milliyetçiliğinin, ayrımı kabul etmeyen, toparlayıcı, birleştirici, bütünleştirici ve kaynaştırıcı bir anlayış olduğunu görmekteyiz. Böylece fertler arasındaki bir arada yaşama arzusunu kuvvetlendirici olan Atatürk milliyetçiliği, bir hayat tarzı olarak benimsenmiştir.
Atatürkçü düşünce sisteminde Laik devlet anlayışı, mezhep ayrılıklarını ve sosyal çatışmaları ortadan kaldıran ve dinin temel unsuru olan insan sevgisini ön plâna çıkaran en belirleyici faktördür.
Millî birlik ve beraberlik, büyük Atatürk’ün de işaret ettiği gibi, güçlü ve huzurlu bir Türkiye’nin yaratılmasında en önemli unsurdur. Böyle bir Türkiye, bu ülkede yaşayan herkesin yararınadır.
Atatürk ve Uygarlık:
Atatürk, uygarlık yarışında geri kalmamak için devlet, toplum ve düşünce hayatını çağdaşlaştırmaya, hukuku, eğitimi akılcı temellere oturtmaya kararlıydı. Bu düşüncesini, 1924’te, Büyük Zaferin ikinci yıldönümü münasebetiyle, Dumlupınar’da yaptığı tarihi konuşmasında şu sözlerle dile getirmişti:
“... Medeniyetler yolunda başarı, yenilikleri kavrayıp uygulamaya, yenileşmeye bağlıdır. Toplum yaşayışında, bilim ve teknoloji alanında başarılı olmak için tek ilerleme ve gelişme yolu budur. Hayata hakim olan hükümlerin zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenileşmesi zorunludur. Medeniyetin yeni buluşları, teknolojinin harikaları dünyayı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bir dönemde, yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle, geçmişe saplanmakla varlığımızı korumak mümkün değildir.”
Çağdaş uygarlığın başlıca özellikleri, akla ve bilime dayalı olmak, insan kişiliğine ve insan haklarına değer vermek, düşünce hürriyetini ve hukuk devletini gerçekleştirmektir. Atatürk’e göre, çağdaş uygarlık hiçbir ülkenin veya ülkeler topluluğunun malı olarak görülemez; bu uygarlık hiçbir ülkenin veya ülkeler topluluğunun, hiçbir coğrafî bölgenin tekelinde değildir.
Uygarlığı şu veya bu dinle, şu veya bu coğrafî bölge ile ilgili görmek yanlıştır. İnsan aklının eseri olan uygarlık, bütün insanlığın malıdır. İnsanlığın gelişme tarihinde, vatanımız olan Anadolu topraklarının ve birçok güçlü uygarlık kurmuş olan Türk kavimlerinin önemli payı vardır. Hıristiyan Batı, Orta Çağda, teokratik baskılar altında ve karanlıklar içinde yaşarken, Türk-İslâm âleminde insan aklına değer veren, antik çağların akılcı düşünce akımlarını sürdüren çok değerli ilim adamları yetişmiştir.
Batı Avrupa, İslâm dünyasının gücünün akla değer veren, bilime ilgi duyan yaklaşımından doğduğunu gördü; daha 12’nci yüzyıldan başlayarak, İslâm dünyasının başlıca eserleri Lâtince’ye aktarıldı. Batı Orta Çağın koyu karanlığında yaşarken, İslâm bilginlerinin tuttukları meş’ale Hıristiyan Batı’ya ışık vermişti. Fakat, İslâm âlemi yavaş yavaş içine kapandığı taassubun, donmuş düşünce kalıplarının, durağan medrese eğitiminin esiri oldu.
“Batı uygarlığı” deyimini kullandığı zaman, Atatürk, “Batı”yı basit bir coğrafya terimi olarak görmemiştir. Onun uygarlık dediği, çoğu zaman da “çağdaş uygarlık” diye nitelendirdiği, binlerce yıl süren gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan, bütün insanlığın eseri ve malı olan uygarlıktır. Bu uygarlığın doğuşuna ve yükselişine, Çin’den Uygur ve Orta Asya Türklerine; Hindistan’dan ve Mezopotamya uygarlığından eski Mısır’a; Ege kıyılarındaki antik çağ sitelerinden Roma’ya; Batı Avrupa’da akıl ve aydınlanma çağını yaratan, sanayi inkılâbını gerçekleştiren milletlere, nihayet Amerika’ya ve Uzak Doğu’daki Japonya’ya kadar, tarih boyunca sayılamayacak birçok ülkenin ve ulusun katkısı olmuştur. Yaşamak isteyen hiçbir millet, insanlığın ortak malı bu uygarlığı yok sayamaz. Yükselip ilerlemek isteyen hiçbir millet, çağdaş uygarlıktan yararlanmayı ihmal edemez ve kendisini çağdaş uygarlığın dışında tutamaz.
Atatürk’ün Demokrasi Anlayışı:
Atatürk, Medenî Bilgiler kitabına esas olan notlarında Demokrasi prensibini şöyle açıklamaktadır: “Bu prensibe göre, irade ve hakimiyet, milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi prensibi, millî hakimiyet şekline dönüşmüştür... Demokrasi esasına uygun hükûmetlerde hakimiyet, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, hakimiyetin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir. Bu suretle demokrasi prensibi, siyasi kuvvetin, hakimiyetin kaynağına ve meşruiyetine temas etmektedir.”
Atatürk, “demokrasi” deyimini, bugün bazı ülkelerde görüldüğü gibi asıl anlamından saptırarak veya ona değişik içerikler yükleyerek değil, tam tersine, gerçek ve geleneksel anlamında, yani hürriyetçi siyasî demokrasiyi ifade etmek üzere kullanmıştır. Atatürk bu konuda şöyle demektedir: “Demokrasi esas itibariyle siyasî mahiyettedir. Demokrasi bir sosyal yardım veya bir iktisadî teşkilât sistemi değildir. Demokrasi maddî refah meselesi de değildir. Bizim bildiğimiz demokrasi, bilhassa siyasîdir; onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki denetlemesi sayesinde, siyasî hürriyeti temin etmektir.” Atatürk’e göre; “Ferdin birinci hakkı, doğal yeteneklerini serbestçe geliştirebilmesidir. Bu gelişmeyi temin için ise, en iyi vasıta, ferde, başkalarının benzer haklarına zarar vermeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye izin vermektir. İşte bu serbest gelişmeyi sağlamak, ferdî hakların oluşturduğu çeşitli hürriyetlerin tüm amacıdır. Bu haklara saygı göstermeyen siyasî cemiyet esas vazifesinde kusur etmiş olur ve devlet varlığının sebebini ve manasını kaybeder. Çağdaş demokraside ferdî hürriyetler, özel bir değer ve önem almıştır; artık ferdî hürriyetlere devletin ve kimsenin müdahalesi söz konusu değildir... Türk, istibdat ve esaret zincirlerini parçalayabilmek için iç ve dış düşmanlar karşısında hayatını ortaya attı; çok kanlı ve tehlikeli mücadelelere girdi; sayısız fedakârlıklara katlandı; başarılı oldu, ancak ondan sonra hürriyetine sahip oldu. Bu sebeple hürriyet, Türk’ün hayatıdır.”
Atatürk’ün demokrasi anlayışında ferdî hürriyet, başkalarının ve nihayet bütün milletin ortak menfaatleri ve devletin varlığı göz önünde bulundurularak ve onlara aykırı olmayacak biçimde kullanılabilir. Yoksa ferdî hürriyet sonsuz ve sınırsız değildir. Böylece devlet ve toplum hayatı, kişi hürriyetlerinin sınırlandırılmasını zorunlu kılmakla beraber, bu sınırlama “Ferdin sorumluluğuna, teşebbüsüne ve gelişmesine zarar verecek dereceye götürülmemelidir. Vatandaşların teşebbüs ve sorumluluk hisleri ne kadar gelişirse, devlet için o kadar iyidir.”
Atatürk ve Adalet:
Adalet; hakkı koruyan, haksızlığı önleyen, haklı-haksız, suçlu-suçsuz ayrımını yapan bir bilimsel ölçüdür. Barışta olsun, savaşta olsun insanları haksızlıktan alıkoyan duygu, adalettir. Adaleti sağlayan devlet, güçlü devlettir. Devletin uygulamalarının hukuka uygunluğu, geniş anlamda devletin her konuda ve her alanda adaleti sağlamakla yükümlü olmasıdır.
Atatürk’e göre, insanı, uygarlığın bütün değerlerinden yararlandırmak, toplumu uygarlığın bütün gerekleri içinde yaşatmak devletin başlıca görevidir. Devletin, bu görevi yerine getirirken uyacağı kurallar, kendini bile sınırlayacağı ilkeler hukuk adı verilen düzeni kurar. Hukuk düzeni, yönetenle yönetilenlerin hak, ödev, yetki ve sorumluluk bakımından ilkeleri tespit ederek kamu düzeninin kurulması ve işlemesini sağlar. Hukuk düzeninde kargaşa ve karanlık yerine düzen ve aydınlığın, boş inançlar, boş laflar yerine bilim ve gereklerinin, kaba gücün yerine devlet otoritesinin geçmesi esastır. Hukukun gerçekleştirmeye, kazandırmaya çalıştığı sonuç ise adaleti meydana getirir.
Adaleti sağlarken, hukukun aracı olan ya yazılı kurallara yani kanunlara veya yazılı olmayanlara yani gelenek, göreneklere dayanılır. Kişileri devlet yapısı içinde, birlikte, birbirlerine karşı sevgi, saygı, güven ve bağlılıkla yaşatan güç, adalet denilen üstün duygudan kaynaklanmaktadır. Devletin güçlü olması yükümlülüklerini adil olarak yerine getirmesine ve bunun neticesi olarak güven yaratmasına bağlıdır. Hukuku ilkel olan devlet uygar olamaz. Adaletli olmayan devlet, devlet olamaz. O halde devletin başlıca görevi adaleti sağlamaktır. Bu nedenle, devlet için adaletin büyük önemi vardır. Bunu çok iyi bilen Atatürk, her zaman adaletten yana olmuş, etkili ve güçlü bir adaleti büyük devlet olmanın gereği saymış, “Hükûmet, memlekette kanunu egemen kılmak ve adaleti iyi dağıtmakla yükümlüdür. Bu nedenle adalet işi çok önemlidir.” diyerek adaletin önemini vurgulamıştır.
Atatürkçülük’te hukuk anlayışı kendi kendine ayrı bir hüviyete sahip değildir. Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, Laik, inkılapçı ilkeler ile birlikte ele alınır. Türk milleti uygarlık yolunda ilerlerken, ihtiyaç duyduğu huzur ve nizam için devletin adlî teşkilâtı ve iç güvenlik teşkilatı beraber çalışmalıdır. Bu amaçlarla “Bütün inkılap sonuçlarını, vatandaşların tam güvenliğini ve millî düzen ve disiplini, dahilî ve adlî teşkilât ve kanunlarıyla koruyan ve hiç sarsılmayan bir hükûmet otoritesi kurmak ve işletmek işlerimizin temelidir.”
Atatürk’ün Millet ile İlgili Görüşleri:
İnsan, sosyal bir varlık olmak ve tarihin bilinen en eski çağlarından beri toplu halde yaşamakla beraber, bu topluluğun “millet” karakterini alması, Yakın Çağ’ın bir ürünüdür. Millet fikrinin, esas itibariyle Fransız İhtilali ile çağdaş olarak ortaya çıktığı ve onun da etkisiyle önce Avrupa’ya, sonra dünyanın diğer bölgelerine yayıldığı bilinmektedir. Milletin oluşumuyla ilgili çeşitli görüşler olmakla birlikte, milletin, fertleri arasındaki “birlikte yaşama” duygusuna, bir ortak kültüre, bir ruh birliğine dayandığı kabul görmektedir.
Atatürk’ün millet anlayışı da, bugün bilimselliği kabul edilmiş bu kültürel millet görüşüne uygun düşmektedir. Atatürk’e göre; “Aynı kültürden olan insanlardan oluşmuş cemiyete millet denir, dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz.” Milletin, çağdaş düşüncelere uygun “bilimsel bir tanım”ını yapma gereğine işaret eden Atatürk, “İkinci derecede unsurları göz önüne almayarak mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek” olan şu daha geniş tanımı da vermektedir:
“Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan; beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimî olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyete millet namı verilir. Bu tarif incelenecek olursa, bir milleti teşkil eden insanların rabıtalarındaki kıymet, kuvvet ve vicdan hürriyetiyle insanî hisse gösterilen riayet, kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten, maziden müşterek zafer ve yeis mirası; istikbalde gerçekleştirilecek aynı program; beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak; bunlar elbette bugünün medeni zihniyetinde, diğer her türlü şartların üstünde anlam ve ifade alır.” Atatürk “her millete uyabilecek olan” bu genel tanımın yanı sıra, “Türk milletinin oluşumunda etkili olduğu görülen tabii ve tarihî” olguları da şöyle sıralamıştır: “ Siyasi varlıkta birlik; dil birliği; yurt birliği; ırk ve menşe birliği; tarihî akrabalık; ahlakî akrabalık.” Ancak, Atatürk, “Türk milletinin oluşumunda mevcut olan şu şartların“ hepsinin birden diğer milletlerde bulunmayabileceğini de hemen ilave etmektedir. Atatürk’ün ilk sırada saydığı “Siyasî varlıkta birlik” ten kastettiği, bağımsız bir devletin yönetimi altında birlikte yaşama olgusudur. Dil birliği de, Türk milletinin ortaya çıkışında ve varlığını sürdürmesinde çok önemli rol oynamıştır. Atatürk’e göre; “Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sonsuz badireler içinde, ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, yani bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Atatürk’e göre “Ahlakın, millet oluşumunda yeri çok büyüktür, önemlidir. Ahlakın kaynağı, toplumdur, millettir.” Atatürk, milleti oluşturan unsurlar arasında “ırk ve köken” birliğine de değinmiş olmakla beraber, bundan saf ırk teorisini ve ırkçı millet anlayışını kastetmemiştir.
Atatürkçülük, Türk vatandaşlarını din ve etnik köken esasına göre ayırt etmez. “Aynı ortak geçmişe, ahlaka, hukuka sahip” bulunan, aynı ortak kültürü ve idealleri benimseyen, kaderlerini kendi samimi istekleriyle Türk milletine bağlamış olan bütün vatandaşlarını Türk kabul eder.
Atatürk’ün Kültür ile İlgili Görüşleri:
İnsanoğlunun amacı gelişmek, ilerlemek, daha iyiye, güzele ulaşmaktır. Her insan kendi çevresi içinde ve olanaklarına göre bu amaca ulaşmak için çalışır, didinir. Bütün bu faaliyetlerden, çalışmalardan pek çok değerler elde edilir. Bunlar maddî ve manevî olabilir. İşte, belli bir toplumda yaratılmış ve yaratılmakta olan değerlerin bütününe, kültür denmektedir.
Atatürk’e göre kültür “Bir insan topluluğunun devlet hayatında; fikir hayatında yani ilimde... güzel sanatlarda; iktisadî hayatta yapabildiği şeylerin bir sonucu, bir birikimidir”. O’na göre, kültür ve uygarlık aslında birbirinden farksızdır: “Medeniyeti kültürden ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur”. Atatürk, aynı konuşmasında; “Şüphesiz her insan cemiyetinin kültür, yani medeniyet derecesi bir olamaz” dedikten sonra “Mühim olan elde edilen sonuçlar, birikimler üzerindeki farktır.” demiş ve bu noktadan şu görüşe ulaşmıştır: “Yüksek bir kültür, onun sahibi olan millete kalmaz, diğer milletlerde de tesirini gösterir. Büyük kıtalara yayılır”. Demek ki bir topluluğun kültürü giderek yükselir ve diğer kültürlerin üzerine çıkabilir. Bu takdirde artık “kıtalara yayılan” bir uygarlık durumunu almış olur.
Atatürk, ayrıca, kültürün son derece ilginç bir başka tanımını da yapar: “Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mana çıkarmak, uyanmak, düşünmek, zekâyı terbiye etmektir”. Ayrıca, Atatürk’e göre kültür; “İnsan, hareket ve faaliyetin yani dinamizmin bir ifadesidir”.
Atatürk, Türk milleti için belirlediği ünlü hedefinde; ilk önce “milli kültürü” geliştirmek, onunla çağdaş uygarlığa ulaşmak ve sonra da onu geçmeyi belirtmiştir. Bu sözleri ile Atatürk, şunları anlatmak istiyordu: Milli kültür, çağdaş uygarlık içinde gelişecektir. Hepimizin bildiği ve onun pek çok konuşmalarında ve yazılarında anlattığı gibi, çağdaş uygarlık tektir. Türk milleti kendi benliği ve anlayışı içinde yoğrulacağı yeni kültür değerleri ile çağdaşlaşacaktır. Atatürk bunu “yüksek ve inkılapçı bir kültür düzeyine varmakla” açıklar. Buradaki inkılapçılıktan kasıt, belli değerlerde kültür değişikliğidir.
Evrensel ve insancıl değerlere, ideal ölçülerle gelişmeye hayran olan Atatürk, insana en büyük değeri vermiştir. Bunu da kültür kavramıyla birleştirmiştir: “Kültür... insanlık vasfında insan olabilmek için önemli bir unsurdur... Kültür tabiatın yüksek değerleriyle mesut olmaktır. Bu ifade içinde çok şey vardır. Temizlik, saflık, yükseklik, insanlık...” Öyle ise özlenen, insan niteliklerini geliştirecek evrensel bir kültürdür.
Bir milletin düzeyi, kültür unsurlarının durumuna bağlıdır. Kültürümüzün her alanda tam bir yaratıcılığa ulaşması da bilimsel, akılcı, milli ve özgür bir ortam içinde, elbirliği ile çalışılmasıyla mümkündür.
Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı:
Atatürk, “milliyet prensibi”ni şöyle tanımlamaktadır: “Bir milletin diğer milletlere oranla tabiî veya sonradan kazanılmış özel karakterler sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir karakter sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir varlık teşkil etmesi, çoğu zaman onlardan ayrı olarak onlara paralel gelişmeye çalışmasına milliyet prensibi denir. Bu prensibe göre, her fert ve her millet kendi hakkında iyi niyet, topraklarına bizzat kayıtsız sahip olmayı istemek hakkına ve hürriyetine sahiptir.” Türk milliyetçiliği ise “İlerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır.”
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin en temel ilkelerinden biri olan Atatürkçü milliyetçilik anlayışı, Prof.Dr. Turhan Feyzioğlu’nun ifade ettiği gibi, “Akılcı, çağdaş, medenî, ileriye dönük, demokratik, toplayıcı, birleştirici, yüceltici, insanî ve barışçıdır.” Şimdi Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının bu özelliklerini daha yakından görelim.
Atatürkçü Milliyetçilik Anlayışı, Milliyetçiliği Reddeden Akımlara Karşıdır:
Türk milliyetçiliği temeline dayanan Atatürkçülük’ün, millet kavramını ve milliyetçilik prensibini reddeden düşünce akımlarıyla bağdaşamayacağı açıktır.
Atatürkçü Milliyetçilik Anlayışı Irkçılığa Karşıdır:
Yukarıda gördüğümüz gibi Atatürk, Türk milletini ırk esasına dayanarak tanımlamamıştır. Atatürk, Türk vatandaşlarını din ve etnik köken esasına göre ayırt etmez. “Aynı ortak geçmişe, ahlâka, hukuka sahip” bulunan, aynı ortak kültürü ve idealleri benimseyen, kaderlerini kendi samimi istekleriyle Türk milletine bağlamış olan bütün Türk vatandaşlarını, Türk kabul eder. Atatürkçü milliyetçilik anlayışı, birleştirici, bütünleştirici ve kaynaştırıcıdır. Millî toplumumuzun birliğini, bütünlüğünü bozacak ırk ayrımcılığını, kimden ve nereden gelirse gelsin kesinlikle reddeder.
Atatürkçü Milliyetçilik Anlayışı Laiktir:
Atatürkçü milliyetçilik anlayışı, milli toplumu ırk çizgileriyle olduğu gibi, din ve mezhep çizgileriyle bölmeyi de kesinlikle reddeder. Atatürk, Medeni Bilgiler kitabına esas olmak üzere kendi el yazısı ile yazdığı notlarının “millet” bölümünde, “Türk Devleti Laiktir” demek suretiyle bunu bir kere daha vurgulamıştır. Öte yandan çağdaş milliyet anlayışının, milleti reddeden dinî “ümmet” düşüncesiyle bağdaşmayacağına da şüphe yoktur.
Atatürkçü Milliyetçilik Anlayışı Barışçı ve İnsancıldır:
Atatürk’e göre; Türk milliyetçiliği, kendine özgü karakterini ve bağımsız kimliğini koruma amacına yönelik olmakla beraber, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletler arası ilişkilerde “Bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde” yürür. “Türk milleti, millî hissi; insanî hisle yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında millî hissin yanında insanî hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekten iftihar duyar.” Atatürkçü milliyetçilik, millî ve insanî değerleri kaynaştırır. Atatürkçü milliyetçilik anlayışının ırkçılıktan ve yabancı düşmanlığından uzak oluşu; bugünkü millî sınırlarımız içindeki Türk yurduna, Türk vatanına yönelik bulunuşu, onun barışçı niteliğini de ortaya koyar.
Atatürk’e göre bir milletin mutluluğu, diğer milletlerin de mutluluğuna ve dünya barışının korunmasına bağlıdır. Çünkü dünyanın bir köşesinde patlak verebilecek bir bunalım, sonuçta, ondan çok uzaktaki milletleri de etkileyebilir.
Saltanatın Kaldırılması ve Atatürk’ün Halkçılık Anlayışı:
Atatürk’ün önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’na, başlangıcından itibaren karşı çıkan, millî mücadeleye katılanları ve önderlerini vatan haini ilan eden, düşmanla işbirliği yaparak TBMM’ye karşı iç isyanlar çıkaran dönemin Osmanlı saltanatı ve hükûmeti, savaş kazanıldıktan sonra zafere ortak olmak istemiştir. İstanbul Hükûmeti, TBMM’ye 29 Ekim 1922’de gönderdiği bir telgrafla, Lozan Barış Görüşmelerine birlikte katılmayı teklif etmiştir.
Oysa, Türk milleti, 23 Nisan 1920 günü, Ankara’da açtığı Büyük Millet Meclisi’ni “Egemenlik, kayıtsız şartsız millete aittir.” düsturuyla, millet egemenliği esasına oturtmuştur. Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin gücü, azmi, kararlılığı ve iradesiyle kazanılmıştır. İstanbul’un resmen işgal edildiği 16 Mart 1920’den itibaren, Osmanlı saltanatından söz etmek imkânsız olduğu gibi, Türk Milleti, TBMM ile yeni bir yönetim şeklini ortaya koymuştur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 30 Ekim 1922’de, Tevfik Paşa’nın bu başvurusunu ele alıp incelemiştir. Ancak, İstanbul hükümeti ve Padişah hakkında oldukça sert tartışmalar yapılmış, kimi milletvekilleri bunların vatana ihanet suçuyla yargılanmalarını talep etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın da aralarında bulunduğu bir grup milletvekili, hazırladıkları bir önergeyi Meclis Başkanlığına vermiştir. Bu önergede Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığı, yeni bir Türkiye Devletinin kurulduğu, egemenlik hakkının Anayasa ile millete geçmiş olduğu belirtilmiş ve Saltanat’ın kaldırılmasının zorunluluğuna işaret edilmiştir. 1 Kasım 1922’de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, uzun tartışmalardan sonra, saltanatın kaldırılmasına, İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’den geçerli olarak karar vermiştir. Böylece, altı yüz yıllık bir devlet, 1 Kasım 1922’de, İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’den itibaren tarihin derinliklerine gömülmüş, onun yerine her yönü ile yeni, çağdaş ve ulusal bir devletin geçtiği vurgulanmıştır.
Atatürk’e göre; “Millî egemenlik ilkesinin tabiî ve zorunlu bir sonucu olan halkçılıkta, irade ve hâkimiyet, milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır.” Medeni Bilgiler kitabına esas teşkil eden notlarında Atatürk, halkçılıkla “demokrasi prensibi”ni aynı anlamda kullanmıştır. Atatürk; “Demokrasi esasına dayalı hükümetlerde hâkimiyet, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, hâkimiyetin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir” demektedir.
Atatürk’ün halkçılıktan kastettiği şeyin, geleneksel anlamda “hürriyetçi siyasî demokrasi” olduğu, kendisinin hürriyetin önemine ilişkin şu görüşlerinden de açıkça anlaşılmaktadır. Atatürk’e göre; “Ferdin birinci hakkı, tabiî yeteneklerini serbestçe geliştirebilmesidir. Bu gelişmeyi temin için ise, en iyi vasıta, ferde, başkalarının benzer haklarına zarar vermeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye müsaade etmektir. İşte bu serbest gelişmeyi sağlamak, ferdî hakların oluşturduğu çeşitli hürriyetlerin tüm amacıdır. Bu haklara hürmet etmeyen siyasî cemiyet, esas vazifesinde kusur etmiş olur ve devlet varlığının sebebini ve manasını kaybeder. Çağdaş demokraside ferdî hürriyetler, özel bir değer ve önem almıştır; artık ferdî hürriyetlere devletin ve kimsenin müdahalesi söz konusu değildir... Türk, istibdat ve esaret zincirlerini parçalayabilmek için iç ve dış düşmanlar karşısında hayatını ortaya attı; çok kanlı ve tehlikeli mücadelelere girdi; sayısız fedakârlıklara katlandı; muvaffak oldu, ancak ondan sonra hürriyetine sahip oldu. Bu sebeple hürriyet, Türk’ün hayatıdır.”
Atatürkçülük’te halkçılık anlayışının ikinci unsuru, milletin genel hakları dışında, hiçbir kişiye veya zümreye ayrıcalık tanımamaktır. Atatürkçülük, kanunlar önünde eşitliği gerektirir ve toplum hayatında her türlü ayrıcalığı reddeder.
Atatürkçülük’te halkçılık anlayışının üçüncü unsuru ise, sınıf mücadelesinin reddi ve toplumun dayanışma içinde gelişmesidir.
Atatürk’ün Devletçilik Anlayışı:
Devletçilik ilkesinin, Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin temelinde yer alan güçlü ve çağdaş bir devlet yaratma hedefiyle yakından ilgili olduğuna şüphe yoktur. Atatürk, çok haklı olarak, güçlü bir devletin ancak güçlü bir ekonomiyle mümkün olabileceğini görmüştür.
Atatürkçü devletçilik anlayışında, devletin, ekonomik hayata yatırımcı, üretici, dağıtımcı, yönlendirici, denetleyici, teşvik ve yardım edici olarak çeşitli şekillerde müdahale etmesi, güçlü ve çağdaş bir ekonomiye ulaşmak için zorunludur. Özellikle, Türkiye’nin 1920’lerdeki ve 1930’lardaki şartları içinde ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesini, o dönemde henüz pek zayıf olan Türk özel teşebbüsünden beklemek imkânsızdı.
Devletçilik ilkesinin, Türkiye’nin şartlarından ve ihtiyaçlarından doğmuş bir politika olduğunu Atatürk, şöyle açıklamaktadır: “Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Maziden kendine kalan bütün hayatî işler, zamanın mecburiyetlerini tatmin edecek derecede değildir. Siyasî ve fikrî hayatta olduğu gibi iktisadî işlerde de, fertlerin teşebbüsleri neticesini beklemek doğru olamaz. Mühim ve büyük işleri, ancak milletin toplam servetine ve devletin bütün teşkilât ve kuvvetine dayanarak, millî egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin, mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni idare edenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber ‘devletçilik’ prensibine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun olur.”
Yine, Atatürk’e göre devletçilik, özel teşebbüs hürriyetinin ve piyasa ekonomisinin reddi demek değildir: “Memlekette her çeşit üretimin artması için, ferdî teşebbüsün devletçe elzem olduğunu önemle kaydettikten sonra, beyan etmeliyiz ki, devlet ve fert birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır...Bizim takibini uygun gördüğümüz (ılımlı) devletçilik prensibi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususî ve ferdî iktisadî teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir. Hulâsa, bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdî çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zamanda milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde –özellikle iktisadî sahada- devleti fiilen ilgili kılmaktır.”
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde, devletçi politikaların içeriği dondurulmuş değildir. Atatürk’ün yukarıda aktardığımız sözlerinin de çok iyi anlattığı gibi, devletçilik, “Bugün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun” görülmüştür. Bu şartların ve zorunlulukların değişmesiyle, devletçi politikaların içeriğinde gerekli değişikliklerin yapılabileceği açıktır. Nitekim, Atatürk’ün hayatı boyunca da, ekonomik politikada günün şartlarına uygun değişiklikler yapılmış, bazen daha devletçi, bazen daha liberal ekonomik politikalar izlenmiştir.
Atatürk’ün İnkılapçılık Anlayışı:
Türk İnkılâbı, yerli ve yabancı pek çok gözlemcinin üzerinde görüş birliğine vardığı gibi, Yakın Çağ’ın en önemli inkılaplarından biridir. Türk İnkılâbı, aynı anda hem siyasî toplumun temelini ümmet esasından millet esasına çevirmiş, hem meşru siyasî iktidarın temeli olarak kişisel egemenliğe son vererek millet egemenliğini ilân etmiş, hem dine bağlı (teokratik) devlet yapısının yerine Laik devlet yapısını geçirmiş, hem de modernleşme ile gelenekçilik arasında bocalamakta olan bir toplumu bu ikilikten kurtararak, Türkiye’nin yüzünü geri dönülmez şekilde çağdaş Batı medeniyetine döndürmüştür. Bütün bunlar, yirmi yıldan kısa bir süre içinde olmuştur. Çağımızda pek az inkılap hareketi, bu kadar kısa bir dönem içinde bu kadar köklü değişimleri gerçekleştirebilmiştir.
Atatürkçülüğün inkılapçılık anlayışı, zamanına göre geri kalmış müesseselerin ortadan kaldırılması ve yerine ilerlemeyi, gelişmeyi kolaylaştıracak, geliştirilecek müesseselerin konması esasına dayanır. Bu inkılapçılık anlayışı iyiye, doğruya, faydalıya yöneliktir. Atatürk; “İnkılap, var olan müesseseleri zorla değiştirmek demektir. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseleri koymuş olmaktır.” sözleriyle bu gerçeği vurgulamıştır. Atatürkçülüğe göre; “Medeniyet yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.” İşte bunun içindir ki, toplumun zamanın gereklerine kendini uydurması, gelişmesi ve yenileşmesi gerekir. Yenileşmeye ayak uyduramayan milletlerin hayatında çöküş başlar. Bu çöküşü önlemek, topluma çağdaş niteliğini kaybettirmemek için yeniliklere açık olmak gerekir. Atatürk bu hususu, “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşü ile medenî bir toplum haline ulaştırmaktır. İnkılaplarımızın ana ilkesi budur.” Sözleriyle vurgulamıştır.
Atatürkçü inkılapçılık anlayışı, akıl, bilim ve ileri teknolojinin yol göstericiliğinde sürekli gelişmektir. Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde inkılapçılık ilkesi, statik değil, dinamik bir nitelik taşır. Türk inkılâbının temel hedefinin çağdaşlaşma olduğunu kabul ettiğimize göre, inkılapçılık, “Sadece yapılan inkılapları korumakla, yani statik bir durumda kalmakla yetinmeyip, aklın, bilimin ve ileri teknolojinin yol göstericiliğine dayalı gerekli atılımlarla çağdaşlaşmaya yönelmeyi gerektirir.” Atatürk, Türk inkılâbı’nın dinamik niteliğini şu sözleriyle açıklamıştır: “Büyük dâvamız, en medenî ve müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz.”
Atatürk İnkılapları:
Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen ve adına “Türk inkılabı” dediğimiz Türkiye’nin “modernleşme projesi” birbiriyle iç içe geçmiş şu üç önemli olguyu içermektedir; Emperyalizme karşı verilen ulusal bağımsızlık savaşı, padişah-halifeye karşı verilen demokratik bir mücadele ve Türk toplumunun “ümmet” aşamasından “ulus” aşamasına yükselişi. Belirtmek gerekir ki çağdaşlaşma tarihimizde Osmanlı Devletinin yıkılış sürecinden başlayarak bazı önemli reformlar gerçekleştirilmişti. Ancak bu reformlar çoğunlukla reformu gerçekleştiren yöneticilerin ömürleriyle ya da iktidar süreleriyle sınırlı kaldığından ve en başta “egemenlik” sorununa köklü bir çözüm getirmedikleri için yüzeysel kalmışlardı. Bu nedenle Atatürk, Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak inkılaplara yönelmeden önce egemenlik sorununu çözmüş, padişah-halifeye ait egemenlik onun elinden alınarak halka verilmiştir. Zaten daha 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarken mücadelenin amacı “Milli egemenliğe dayalı tam bağımsız yeni bir devlet kurmak” olarak belirlenmişti.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaştırılmasından hemen sonra 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edilerek siyasal alanda büyük bir inkılap gerçekleştirilmiştir. Böylece 23 Nisan 1920’den beri halk tarafından fiilen kullanılan egemenlik devletin resmi adına da yansıtılmış oldu. Ardında da kurulan bu yeni devlet, 24 Temmuz 1923’de dünya milletleri arasında bağımsız ve egemen kimliği ile yerini aldı. Bundan sonra üçüncü aşama olan, devleti çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmanın mücadelesi başladı.
İşte aşağıda ele alınan ve Atatürk inkılapları adını verdiğimiz köklü değişiklikler, Kurtuluş Savaşının kazanılması üzerine inşa edilen ve Türk toplumunu geri kalmış sosyo-ekonomik ve kültürel yapıdan kurtararak çağdaş toplumlar seviyesine ulaştırmayı amaçlayan radikal bir dönüşümü ifade etmektedir. Bu inkılaplar şöyle sıralanabilir:
Siyasal İnkılaplar:
- Saltanatın Kaldırılması: 1 Kasım 1922 günü, TBMM, egemenlik ve hükümranlık haklarının Türk milletine ait olduğunu, saltanat ve hilafetin ayrıldığını, İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’den geçerli olarak saltanatın kaldırıldığını açıklamıştır.
- Cumhuriyetin İlânı: TBMM’nin 29 Ekim 1923’te kabul ettiği kanunla ülkenin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğunu ilân etmiştir. Böylece, millet egemenliğine dayalı, yeni ve modern bir devlet kurulmuştur.
- Hilafetin Kaldırılması: 3 Mart 1924’te çıkarılan üç kanunla, hiçbir gücü bulunmayan, sembolik nitelikli halifelik kaldırılmış, Şeriye ve Evkaf Bakanlığı kapatılmış ve ülkedeki tüm bilim ve öğretim kurumları ve medreseler Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır [Tevhidi Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) ].
Hukuk Alanındaki İnkılaplar:
- Medenî Kanunun Kabulü: Medeni kanun, kişi, aile, miras ve eşya hukukuyla ilgili münasebetleri düzenleyen kanundur. Kişilerin hak ve ödevleri, ailenin kuruluşu, miras ilişkilerinin düzenlenmesi medeni kanunun konuları içine girer. Yeni kurulan Türk Devletinin, çağdaş bir toplum düzenine ulaşabilmesi için günün şartlarına uygun bir medeni kanun gerekiyordu. Bunun için ya yeni bir kanun hazırlanacak ya da ileri bir ülkenin kanunları alınacaktı. Yeni bir kanunun hazırlanması uzun bir zaman alacaktı. İnkılapların hızla yapılıp yerleşmesi gerektiğinden 1926 yılında (İsviçre Medenî Kanunu bazı değişikliklerle) Türk Medenî Kanunu olarak kabul edilmiştir.
- Diğer Hukuk Düzenlemeleri: 1926’da Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu, 1927’de Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu, 1929’da Ceza Muhakemeleri Usulü ve Deniz Ticareti Kanunları, 1932’de İcra-İflâs kanunları yine batı ülkeleri kanunlarından yararlanılarak hazırlanmış ve yürürlüğe girmiştir. Hukuk alanındaki Laik gelişmelere paralel olarak, 1928’de yapılan anayasa değişikliği ile dinî hükümler Anayasadan çıkarılmıştır.
Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılaplar:
- Eğitim-Öğretim Alanında Gelişmeler: Osmanlı Devletinin son dönemlerinde diğer kurumlar gibi eğitim kurumları da büyük bir çöküntü içerisinde idi. Devletin yıkılışını önlemek amacıyla yapılan yenilikler çerçevesinde, eğitim kurumları da yeniden düzenlendi. Tanzimat döneminde askeri okullardan başlamak üzere Avrupa’dakilere benzer modern okullar açılmaya başlandı. Eski usullerle eğitim yapan medrese ve yeni açılan modern okulların yanında kendi dilleriyle eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları da vardı. Bu okullarda okutulan farklı dersler sebebiyle ayrı duygu ve düşünce, değişik kültür ve davranışa sahip insanlar yetişti. Bu sebeple milli bir kültür oluşamamıştır. Ülke içerisinde milli birlik ve beraberliğin oluşmasını da engelleyen bu sisteme devam etmek mümkün değildi. 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhidi Tedrisat Kanunu ile ikili eğitim yerine, çağdaş bir toplumun bireylerini yetiştirecek tek bir eğitim sistemini kurmak üzere öğretim birleştirilmiştir.
- Türk Harflerinin Kabulü: Lâtin alfabesinin, Türk dilinin yazılması ve okunması için tüm harfleri taşıdığı tespit edildikten sonra, 1 Kasım 1928’de, yeni Türk harfleri hakkında kanun yürürlüğe girmiştir.
- Yeni Tarih Anlayışı ve Türk Dilinin Gelişmesi: 1931’de kurulan Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti aracılığıyla, dünyanın en eski milletlerinden biri olan Türklerin tüm tarihini öğrenmek, Orta Asya’dan itibaren kurdukları devletleri incelemek, Türk kültürünü dünyaya tanıtmak fırsatı yaratılmıştır. Ayrıca, Türk dilinin de ana özelliklerini, kurallarını belirleyecek, başka dillerden gelen sözcükleri ayıklayacak bir kurul olan Türk Dilini Tetkik Cemiyeti, Atatürk’ün emriyle 1932’de kurulmuştur.
Toplumsal Yaşayışın Düzenlenmesi:
- Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması: 30 Kasım 1925’te çıkarılan bir kanunla, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır. Tarikat kültürünün uzantısı olan birtakım ûnvanların kullanılması da yasaklanmıştır. Böylece Türk toplumu tarikatların, mistik düşünce ve kalıplaşmış inanışlarını terk ederek bilimin, bilimsel düşünce ve aklın rehberliğinde batı uygarlığına yönelmiştir.
- Kıyafette Değişiklik: Halkın kıyafetlerini modernleştirerek, dinsel hayatın sembollerini günlük hayattan uzaklaştırmak için, 25 Kasım 1925’te şapka giyilmesi hakkındaki kanun kabul edilmiştir. Türk kadınları da kendiliklerinden modern kıyafetleri benimsemişlerdir. 1934’te çıkarılan bir kanunla da, din görevlilerinin ibadet yerleri dışında dinî kıyafetlerle gezmeleri yasaklanmıştır.
- Ölçüler, Saat ve Takvimde Değişiklik: Atatürk, Türk milletinin batı uygarlığına katılmasını engelleyen etmenlerden biri olan saat, takvim, ağırlık ve uzunluk ölçülerini değiştirmiştir. Böylece hem çağdaş dünya ile ortak değerlerde buluşmamız ve özellikle ticarî ilişkiler kurmamız kolaylaştırılmış, hem de ülkemizde uzunluk ve ağırlık ölçülerinde birlik sağlanmıştır.
- Soyadı Kanunu’nun Kabulü: 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu ile okul, askerlik, tapu, miras işlerinde ortaya çıkan güçlükler ve karışıklıklar önlenmiştir.
- Kadın Haklarının Kabulü: Toplumsal alanda yapılan en önemli yeniliklerden birisi de, kadının toplumda hak ettiği yeri almasıdır. Cumhuriyet ile birlikte her türlü eğitim ve öğretim, hatta iş hayatının kapıları kadınlara ardına kadar açılmıştır. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşebilmesi için kadınlarımıza siyasi hakların verilmesi gerekiyordu. Kurtuluş Savaşının kazanılmasında görevini fazlasıyla yapmış olan Türk kadını, ülke yönetimine de katılmalıydı. Medeni kanun ile kazanılan haklardan sonra Türk kadınına yönetimde görev alabilmesini sağlayan siyasi haklar 1930 dan itibaren verilmeye başlandı. Önce 1930’da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındı. Türk kadını, 1933 de muhtarlık seçimlerine katılma hakkına kavuştu. Türk kadını 1934 de yapılan anayasa değişikliği ile pek çok batı ülkesinden önce, milletvekili seçme ve seçilme hakkı elde etmiştir. Atatürk; Türk kadınına verdiği değeri “Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır” sözleriyle ifade etmektedir.
Güzel Sanatlar Alanında Yapılan Yenilikler:
Sanat, kültürü meydana getiren unsurlardan biridir. ATATÜRK Türk sanatının araştırılmasını Türk toplumu ve dünyaya tanıtılmasını istiyordu. Bunun için imkanlar sağladı, yol gösterdi ve teşvik etti. Cumhuriyetin ilk yıllarında itibaren güzel sanatları bütün dallarında gelişmeye önem verildi. İstanbul’da, Güzel Sanatlar Akademisi ile Resim Heykel Müzesi açıldı. Ankara’da, 1936’da açılan Devlet Konservatuarı, müzik, opera, tiyatro alanlarında, batının en ünlü sanatçılarından yararlanarak eğitim vermeye başlamıştır.
Ekonomi Alanında Yapılan İnkılaplar:
Bir toplum veya ülkedeki üretim, tüketim ve pazarlama faaliyetlerinin tümüne ekonomi denir. Osmanlı Devletinin yıkılışında ekonomik çöküntü büyük bir rol oynamıştır. Ülkede sanayi gelişmemiş, yetersiz olan altyapı tesisleri uzun savaş yılları boyunca harap olmuştu. Ulaşım güçlükle gerçekleştirilebiliyor, bankacılık ve ticaret yabancıların elinde bulunuyordu. Tarım ise ilkel metotlarla yapılıyordu.
Çağdaş bir devletin temeli olarak ekonomi bilincinin önemi ve ekonomik kalkınma mecburiyeti, Cumhuriyet döneminde ciddi olarak ele alındı. Bu amaçla önce 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandı. Ekonomik kalkınma toplumun her kesiminin katkısıyla gerçekleşebilirdi. Bu nedenle kongreye, çiftçi, işçi, tüccar ve sanayiciler katıldı. Kongrede alınan kararlar çerçevesinde ekonomik kalkınmada çok yönlü bir program uygulandı. Tarım, ticaret, sanayi ve bayındırlık çalışmaları bir bütün olarak ele alınıp, ülkemizi dünyanın en gelişmiş ve medeni bir memleketleri seviyesine çıkarmak hedeflendi.
Tarımda; çiftçinin ödemekte güçlük çektiği “aşar” vergisi kaldırıldı. Ziraat Bankasından çiftçiye kredi verildi. Köylüye az kârla tarım araçları satılıp, tarımda makineleşme yaygınlaştırıldı. Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu.
Ticarette; yapılan en önemli yenilik 1 Temmuz 1926 tarihinde çıkartılan Kabotaj Kanunu’dur. Böylece kendi limanlarımız arasında gemi işletme imkanı sadece Türk vatandaşlarına tanınmış oldu. Bankacılık sisteminin geliştirilmesine önem verilerek ilk özek banka olan İş Bankası kurulmuştur.
Sanayi alanında ise; çıkartılan Teşvik-i Sanayi Kanunu ile ülkede sanayinin geliştirilmesi için ilk adımlar atılmış oldu. Devlet tarafından çok önemli sanayi kuruluşları kurulmak suretiyle ekonominin canlanması sağlanmıştır. 1933 yılında kurulan Sümerbank ülkenin değişik bölgelerinde fabrikalar açmıştır. Ülkenin doğal kaynaklarını değerlendirmek üzere Etibank kuruldu. Yer altı zenginliklerimizi araştırmak üzere Maden Tetkik ve Araştırma Enstitüsü, 1939 yılında da Karabük Demir Çelik Fabrikası kurulmuştur.
Cumhuriyetin ilanından 1938 yılına kadar eldeki kıt kaynaklarla ve her hangi bir dış yardım alınmadan her yıl ortalama 200 km., toplamda ise 3.360 km. demiryolu döşenmiştir. Yabancıların ellerinde bulunan demiryolları satın alınarak devletleştirilmiştir. Bu husus, ulu önder Atatürk’ün ulaşımı bir medeniyet göstergesi olarak gördüğünün açık bir ifadesidir. Türkiye İş Bankası bizzat ulu önder Atatürk’ün maddi katkıları ile kurulmuştur.
Atatürk’ün Katıldığı Savaşlar:
1902 yılında Harp Okulundan, 1905 yılında ise Harp Akademisinden mezun olan Mustafa Kemal, ilk olarak 1911 yılında patlak veren Trablusgarp Savaşı’na katılmıştır. Osmanlı Devletinin bu savaşa karadan asker göndermesi imkânsızdı. Ancak, başta Mustafa Kemal olmak üzere pek çok idealist Türk subayı büyük fedakârlıklara katlanarak, gizlice Libya’ya girmişler ve oradaki yerli halkı teşkilatlandırmışlardır. Mustafa Kemal bu görevdeyken, gösterdiği büyük askeri başarılar üzerine, 27 Kasım 1911’de, binbaşı rütbesine yükselmiştir.
Birinci Dünya Savaşı başladığında Sofya’da askerî ataşe olan Yarbay Mustafa Kemal, vatan savunmasında aktif görev almak için, Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya başvurup vazife istemiştir. Bunun üzerine ona, Çanakkale savunmasına katılacak 19’ncu Tümen Komutanlığı verilmiştir. 25 Nisan 1915 günü, Gelibolu yarımadasına başlayan düşman çıkartması esnasında, ortaya koyduğu askerî deha ile adeta destanlar yaratan Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te, albay rütbesine yükselmiştir.
Conkbayırı ve Anafartalar’da düşmana indirilen darbelerden sonra, İngiliz ve Fransızlar tam bir yenilgiye uğramış, Türk milleti Çanakkale’nin geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir. Anafartalar zaferinden sonra Mustafa Kemal, büyük ölçüde halkın sevgisini kazanmaya başlamış ve “Anafartalar Kahramanı” olarak anılmaya başlanmıştır. 14 Ocak 1916’da, Edirne’de 16’ncı Kolordu Komutanlığına atanan Mustafa Kemal, daha sonra Diyarbakır bölgesine atanmıştır. 1 Nisan 1916’da rütbesi generalliğe yükseltilen Mustafa Kemal, Doğu Cephesi’nde Rus saldırılarını durdurmuş, Bitlis ve Muş’u kurtarmıştır. Bu başarıdan sonra güneyde İngilizlere karşı gönderilen Mustafa Kemal Paşa, orada 7’nci Ordu komutanı olarak görev yapmıştır.
7’nci Ordu komutanlığı görevinden 20 Eylül 1917’de ayrılan Mustafa Kemal Paşa, Ağustos 1918’de yeniden bu göreve atanarak Filistin’e gitmiştir. Hızla ilerleyen İngilizleri Halep önlerinde durduran Mustafa Kemal Paşa, onları bir adım bile içeri almamıştır. 31 Ekim 1918’de atandığı Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı görevinden, Mondros Ateşkes Antlaşmasının yürürlüğe girmesi üzerine ayrılmış ve 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da düşman zırhlılarının gölgesi altında yapacak bir şeyin olmadığını görerek, Anadolu’ya geçerek Ulusal Kurtuluş Mücadelesini başlatmaya karar verdi. İstanbul’dan 9’ncu Ordu müfettişliği görevini alarak; görünüşte Doğu Karadeniz’de huzur ve güvenliği sağlamak için, gerçekte ise Ulusal Kurtuluş Mücadelesini başlatmak için, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, çok zor koşullarda cereyan etti. Mustafa Kemal Paşa, bu savaş içinde; bir yandan siyasi lider olarak Türk milletinin kurtuluşu için çalışırken, diğer yandan da, TBMM Başkanı ve Başkomutan olarak, Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz’da, büyük askeri zaferler kazanmıştır. Bu savaşlarda ortaya koyduğu askeri taktikler, dünya harp tarihine altın harflerle yazılmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın askeri dehası ve üstün komutanlık vasıfları, Türk milletinin kaderini etkileyerek, bağımsızlığı kazanmasına yol açmıştır.
Atatürk’ün Öğüt ve Uyarıları:
Türk milletinin kurtarıcısı büyük önder Atatürk, demokratik, Laik ve sosyal bir hukuk devleti yaratmak, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkabilmek için ve de Türk milletinin hür ve bağımsız yaşayabilmesi için, pek çok öğüt ve uyarıda bulunmuştur. Bu pek çok öğüt ve uyarılar arasından bir bölümü, çeşitli başlıklar altında aşağıda belirtilmiştir.
Anılmak:
“Beni görmek, yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve duyuyorsanız bu yeterlidir.” (Ağustos 1929)
Askerlik ve Ordu:
“Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son toprak parçasına kadar karış karış kahramanca ve namusluca savunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk ordusu, o cevherde böyle bir ordudur. Yeter ki, ona kumanda edenler, kumanda edebilmek niteliklerine sahip bulunsun.”
“Bir ordunun kıymeti, subaylarının ve komuta heyetinin değeri ile ölçülür.”
“Komutanlar, her an ve o andaki durumlara karşı, tereddütsüz ve hızla gereken tedbirleri almak zorundadırlar.”
Başarı:
“Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe neler engel olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.”
“Zafer, ‘zafer benimdir’ diyebilenin, başarı ‘başarılı olacağım’ diye başlayanın ve ‘başardım’ diyebilenindir.”
“Başarılarda gururu yenmek, felâketlerde ümitsizliğe karşı direnmek gerekir.”
Bilim:
“Dünyada her şey için, uygarlık için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında kılavuz aramak, gaflettir, bilgisizliktir.”
“Bilim, tercüme ile olmaz, tetkikle olur.”
Büyüklük:
“Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın; ülke için gerekli ideal ne ise onu görecek, hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır; fakat sen buna dayanacaksın; önüne birçok engeller yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, aracısız, hiç kabul ederek bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da, sana büyüksün derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.” (1929)
Cumhuriyet:
“Türk milletinin yaradılışına ve karakterine en uygun olan yönetim cumhuriyet yönetimidir.” (Ekim 1924)
“Cumhuriyet fazilettir.”
Çalışmak:
“Denilebilir ki, hiçbir şeye muhtaç değiliz, yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak! Neticesiz uğraşmak, çalışma sayılmaz. Hiçbir şey yapmamak veyahut neticesiz, anlamsız şeyler yapmak çalışma kanununa karşı büyük kabahattir.”
“Çalışma, insanların vücût kuvvetlerini geliştirir ve hayat için gereken şeyleri sağlar. Çalışmaksızın düşünsel gelişme ve âhlakî ilerleme de mümkün değil. ‘Tembellik bütün fenalıkların anasıdır’
Eğitim:
“Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; veya bir milleti tutsaklığa ve yoksulluğa terk eder.”
“Eğitim işlerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur.”
“Eğitimde hızla yüksek bir düzeye çıkacak bir milletin, hayat mücadelesinde maddî ve manevî bütün güçlerinin artacağı kesindir.”
Ekonomi (İktisat):
“Siyasî ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle süslenmezse, meydana gelen zaferler sürekli olamaz, az zamanda söner.”
“Ekonomi demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insanlık için ne gerekse, hepsi demektir.”
Gençlik:
“Gençlik geleceğin güneşidir. Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir, Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”
İnkılap – Türk İnkılabı:
“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen tüm olarak modern ve bütün anlam ve şekliyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. İnkılaplarımızın asıl ilkesi budur. Herhalde anlayışlarda var olan hurafeler tümüyle kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beynine gerçeğin aydınlıklarını sokmanın imkânı yoktur.” (1927)
Yurt Sevgisi Eğitimi:
“ Kışla bizde sadece bir harp öğretim yeri değil, aynı zamanda bir kültür ocağı, bir sanat okuludur ve böyle olmakla da memlekete yaptığı hizmet ölçülemeyecek kadar büyüktür. “ (1918)
“ Mükemmel bir milletin fertleri, milli ahlakın gereklerini vicdanı ve hissi bir sebeple, adeta düşünmeksizin yerine getirirler. En büyük millî duygu, millî heyecan budur. Bunun için anaların, babaların ve büyüklerin, evde, okulda, orduda, fabrikada her yerde ve her işte milletin her ferdine bıkmadan devamlı verecekleri millî terbiyenin amacı, bu millî hissi sağlamlaştırmak olmalıdır...” (1924)
Atatürk’ün Cumhuriyetçilik Anlayışı:
Türk milleti, uzun yıllar içerisinde gelişen ve çok geniş bir coğrafyada yaşayan köklü bir tarihin sahibidir. Milletimiz tarih içinde büyük bir medeniyet yaratmış, bütün insanlığı etkileyen siyasî, sosyal, dinî, ekonomik müesseseler kurmuş, sayısız bilim adamları, düşünce adamları ve liderler yetiştirmiş bir millettir.
Bilindiği gibi, ulu önder Atatürk’ün Türk tarihi içindeki en önemli rolü, imparatorluktan “millî devlet”e geçişi sağlamak olmuştur. Yok edilmek istenen, tarihten silinmek istenen Türk milleti, onun liderliğinde, “millî, demokratik ve Laik” Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarak, var oluş iradesini göstermiş ve çağdaş dünyada yerini almıştır.
19 Mayıs 1919’da, Samsun’da, Türk İstiklâl Mücadelesi’ni başlatan Mustafa Kemal ATATÜRK, millî hudutlar içerisindeki Türk milletinin “siyasî istiklâli”ne önem vermekle kalmamış, “vatanın bölünmez bütünlüğü” ve aynı vatan toprağı üzerinde yaşayan Türk milletinin “millî birliği”ne de büyük önem vermiştir. Bu anlayış, daha Amasya Tamimi’nden başlayarak dile getirilmiş ve Misakı Millî ile de bütün dünyaya duyurulmuştur. Millî Mücadele hem askerî hem de siyasî anlamda Misakı Millî esaslarına dayandırılmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esasları da “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü” üzerine oturtulmuştur
Cumhuriyet, milletin egemenliğini kendi elimizde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği temsilciler aracılığı ile kullandığı devlet biçimidir.
Atatürk’ün devletin şekli ve siyasi rejim olarak cumhuriyeti seçmesinin bir çok sebebi vardır. Bunlardan ilki Atatürk’ün çok uzun bir süreden beri cumhuriyet özlemi içinde yaşamış olmasıdır. Diğer bir neden de cumhuriyetin Atatürk’ün ve Türk milletinin karakterine uygun olmasıdır. Atatürk bunu “hürriyet ve istiklal benim karakterimdir.” ve “ Türk milletinin tabiat ve adetlerine en uygun idare cumhuriyet idaresidir” sözleriyle vurgulamıştır.
Atatürk’ün cumhuriyet rejimini seçmesinin önemli nedenlerinden biri de Cumhuriyetin en ileri devlet ve hükümet şekli olmasıdır. Cumhuriyet ve demokrasi dışındaki diğer yönetim şekilleri belirli kişi grup ya da sınıfın üstünlüğü esasına dayanır ve halkın katılımı ya yoktur ya da çok sınırlıdır. Oysa cumhuriyet ve demokrasi bugün insanlığın gelebildiği en iyi yönetim şeklidir. Çünkü halk kendi egemenliği kendi iradesiyle kullanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en başta gelen niteliği Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız, milletindir.” sözüyle vurgulanmaktadır.
![]() |
