ATATÜRK’ÜN VEFATI

 

 

 

Belçika’nın eski Ankara elçisi Derwimon “Ben Ankara’da iken daima güneşe bakardım. Fakat güneşi ufukta değil, Çankaya’da görürdüm. Çünkü asıl güneş Çankaya’daki Atatürk denilen güneşti. Atatürk’ün ölümü yalnız Türkiye için değil, bütün dünya için büyük bir kayıptır.” diyor.
Paris Ajansı ise Atatürk’ün vefatını şöyle duyuruyor: “Atatürk gibi dehalar ancak görünüşte ölürler. Öyle insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi, belirli bir devir için de doğmazlar.”
Atatürk, hastalığının son safhasına kadar, Anafartalar’da vuruştuğu, Sakarya’da düşman ordularını mağlup ettiği, 30 Ağustos Büyük Türk zaferini kazandığı, düşmanları vatan topraklarından kovduğu, Cumhuriyet’i kurduğu ve inkılâplarını yarattığı günler gibi görevinin başında ve dimdik ayakta idi.
O hasta olmasına rağmen hasta gibi davranmıyordu. Vefatından önceki günler bile onun gayretiyle memleketimiz için büyük hamlelerle geçmiştir. Bu dönem dünya için de çok önemli gelişmelerin ve gerginliklerin olduğu bir zamandır. Atatürk, girdiği son koma dönemine kadar hem ülke hem de dünya sorunları ile yakından ilgilenmiş hatta gelişmelerin odağı olmuştur.
Hastalık kesin olarak 1 Ocak 1938 günü Yalova’da Prof. Dr. Nihat Reşat BELGER tarafından teşhis edilmiş ve o günden sonra Türk Hükümeti ve doktorlar ciddi bir uğraşla sirozun seyrini yavaşlatacak tedbirlere başvurmuşlardı.
Fakat Atatürk yaratılışında bir insanı, mutlak istirahatın kuralları altında uzun bir süre tutabilmek imkansız gibiydi.
Kısa bir istirahat devresinden sonra Merinos fabrikasının açılış töreninde bulunmak ve ekonomik gelişmeyle ilgilenmek üzere Gemlik ve Bursa’ya yorucu bir seyahat yapmıştı.
İstanbul’a döndükten sonra yaptığı bir gezintinin ardından gribe yakalanmıştı. Bu yorgunluk ve gribin sonrasında da Balkan Antantı toplantısı dolayısıyla Ankara’ya dönmüş, görüşmelerde bulunmuş ve Balkanlı diplomatları, gazetecileri kabul etmişti.
Misafirler şerefine 27 Şubat Pazar günü Çankaya köşkünde bir çay da vermişti. Atatürk o akşam gazetecilerin Balkan Antantı hakkındaki sorularını cevaplandırmıştı. Ardından da Ankara Palas’ta uzunca bir konuşmayla düşüncelerini dile getirmiştir.
1938 yılı ile birlikte hastalığının ilerleme eğilimi göstermesi üzerine bu konuda uzman yabancı bir doktor arayışına girişildi. Bu maksatla Fransa’dan Doktor Fissenger davet idildi.
Fransız doktor da Türkiye’nin kurtarıcısı büyük dahiye; perhiz, mutlak istirahat tavsiyesinde bulunuyor; fakat Atatürk’ün çok zeki sorularıyla karşılaştıkça bu enerjik insanı günlerce bir yatakta tutabilmenin zorluğunu hissediyordu.
Fissenger ısrarlara rağmen Türkiye’de fazla kalamamış ve diğer doktorlara: “Atatürk o kadar cazip bir kudret ve kuvvete sahip ki bir gün daha kalacak olursam, derhal onun iradesi altına girivereceğim, halbuki bir doktor olarak benim ona hakim olmam lâzım, üç ay sonra gelirim.” diyerek Türkiye’den ayrıldı.
Bu yılın baharında Çankaya köşkünde istirahatta olan Atatürk’ü meşgul eden önemli olay Hatay meselesiydi. O, Hatay’ın bir an evvel Suriye’den ayrılmasını ve Türkiye’ye katılmasını istiyor ve Fransız gazetecinin Atatürk’ün felç olduğu yönündeki yazısı, istirahatını yarıda kesmesine ve Hatay meselesi için ağırlığını koymak maksadıyla 15 Mayıs günü Mersin’e gitmesine yol açtı.
Atatürk, Mersin’de çok heyecanlı günler geçirmiş, özellikle askeri birliklerin kırk dakika süren geçit törenini; Tobruk ve Anafarta günlerinin ruh hali ve zindeliği ile ayakta takip etmişti.
Ankara’ya döndüğünün ertesi günü, beraberinde Yugoslavya Genelkurmay Başkanı da olduğu hâlde stadyumda 19 Mayıs şenliklerinde bulunmuştu. Hemen o akşam İstanbul’a hareket etti. Mayısın son günleri Dolmabahçe Sarayı’nda geçti. 2 Hazirandan itibaren de yeni gelen Savarona yatına geçti.
Yatıyla seyahate çıkmış olan Romanya kralını, Atatürk, 19 Haziranda Savarona’da kabul etmiş ve kendisiyle yetmiş dakika süren bir görüşme yapmıştı.
Atatürk, Haziran içinde Savarona ile bir Marmara gezintisine çıkmış ve ayın 23’ünde Erdek’e gitmişti. Burada Donanma Komutanını kabul etmiş ve komutan vasıtasıyla, deniz subaylarıyla erlerine bir mesaj göndermişti. Rahatsızlığının en ıstırap günleri Erdek’ten İstanbul’a dönüşle had safhaya ulaştı.
Atatürk, nefes darlığından, havasızlıktan şikayet ediyordu. Bu ıstıraplarına rağmen Başbakan Celal BAYAR’la sık sık ülke sorunlarını ve dünyanın içinde bulunduğu durumu görüşüyor, bakanları kabul edip onlara direktifler veriyordu.
Rahatsızlığın ilerlemesi üzerine 25 Temmuzda Savarona’dan Dolmabahçe Sarayı’na geçti. Atatürk burada yine Başbakanı, bakanları, Genelkurmay Başkanını kabul etmeye devam etti.
Karnından su alınırken ölüm ihtimalini düşünen Atatürk, vasiyetnamesini hazırlayarak resmi işlemlerini yaptırdı. Bir yandan da hükümetin yeni programının esaslarını ve önemli noktalarını Başbakandan dinleyerek görüşlerini bildiriyordu. Atatürk bu görüşmenin sonunda Başbakana dünyanın büyük bir buhrana doğru gitmekte olduğunu ve bunun karşısında alınacak tedbirleri işaret ederek hükümetin bu yönde dikkatini çekiyordu.
17 Ekim gecesi ilk komasına giren Atatürk gözlerini açtığı gün yine Başbakanı çağırarak onunla ülke işlerini görüştü. Ayrıca Ankara’ya giderek Cumhuriyet Bayramında bulunma isteğini bildirdi. Tribüne bir asansörle çıkacak, oradan milletin bayramını kutlayacaktı. Terzisi karın şişliğine göre frakını hazırlamıştı.
Başbakan o yılın Cumhuriyet Bayramını Atatürk’ün Türk ordusuna gönderdiği eşsiz ve değişmez mesajla açtı. Cumhuriyet Bayramının şenlikleriyle heyecanlanan Atatürk o gece ikinci komasına girdi.
10 Kasım sabahı büyük devlet adamı, kahraman ve milletin sevgilisi Atatürk vazifesini fazlasıyla yapmış insanların bahtiyarlığı içerisinde ebedi hayata irtihal etti.
Atatürk’ü hasta olmasına rağmen ülke ve dünya sorunlarıyla bu kadar fazla ve çok yakından ilgilendiren nedenler ne idi? Neden kesin istirahat gerekirken bunu hiçbir zaman gerçekleştirmeyi düşünmedi. Neden tedavisine öncelik ve ağırlık vermedi?
Çünkü Atatürk’ün kendi hastalığıyla geçirecek vakti yoktu. O dünyayı saracak büyük bir savaşın yaklaşmakta olduğunu görmüştü. Bunun Türkiye’yi de etkileyeceğini biliyordu. Bu etkinin Türkiye’ye zarar vermeden hatta yararlar sağlayacak boyutlara ulaşması için gayret sarf ediyordu. İşte Hatay meselesindeki tavrı bunun ispatıydı.
Hem yabancı diplomatlarla görüşerek Türkiye’nin nerede ve nasıl yer alacağını tespite çalışıyor hem de hükümetin alacağı tedbirleri belirliyordu.
Ayrıca gerek Donanma Komutanıyla ve gerekse Genelkurmay Başkanıyla görüşmeleri askeri açıdan da hazırlıkların tamamlanması gerekliliğini gösteriyordu.
Cumhuriyet Bayramı’na verdiği önem ve törenlere katılmak istemesi Yüce Önderini aralarında görmek isteyen halka moral vermek, Cumhuriyete bağlılığın önemini vurgulamak, dost düşman herkese kararlılığımızı ve tek yumruk olduğumuzu göstermek içindi.
Son nefesine kadar, esaretten kurtardığı millet, işgâlden kurtardığı vatan ve insanca çağdaş bir devlet olarak yaşamanın bir göstergesi olarak kurduğu Cumhuriyet için çalıştı.
Atatürk kısa hayatına bütün bunları karizmatik liderliği ile dehasını birleştirerek sığdırdı. Atatürk’ün bu başarısını dahiliğine bağlayan, büyük eğitimci ve Atatürk inkılâplarının önemli savunucularından İsmail Hakkı Baltacıoğlu “Deha Nedir?” adlı yazısında özetle dehayı şöyle açıklıyor:
“I. Deha büyük bir sempati kudretidir. Dahi; seven, duyan, mevzu olan tabiat, insan, cemiyet ile bir ve bütün olan insandır.
Atatürk de böyledir. Onun bütün öbür büyük eserlerine başlangıç olan ilk büyük eseri; Türk milletinin yaşama kabiliyetini sezmiş olmasıdır.
II. Deha büyük bir düşünme kudretidir. Dahi bir konuya ilgi gösterdiğinde onu bütün duygunluğu ile anlamakta kalmaz, bütün hareket değişme ve oluş imkanlarıyla da kavrar. Onun gözünde ilgilenmediği konu, olmuş bitmiş bir şey değil, yepyeni imkanların yepyeni yaratmaların hazinesidir. Atatürk için Türk milleti, işte böyle bir imkan hazinesi ve kaynağıdır. Atatürk bütün sözlerinde Türk milletinden mutlak ve sonsuz bir vatandan bahseder gibi bahsediyordu.
III. Deha sentez kudretidir. Dahiler; maddeleri, hayat ve duyguları birbiriyle uyuşturarak, kaynaştırarak yepyeni, orijinal, canlı ve eşsiz sentezler yaparlar. Atatürk’ün eline gelen Türkiye, İmparatorluğun iflâs ettirdiği eski Türkiye idi. Atatürk bu Türkiye’yi yeni baştan kompoze ederek onu en güzel sanat eseri, canlı, kuvvetli, cazip, güzel bir konu haline getirdi. Hiç bir tarih ve hiçbir millet “Atatürk Türkiye’si” kadar bir bütün düşünen, duyan ve işleyen bir insan topluluğu görmemiştir. Atatürk bu sentezin yaratıcısıdır.
Şimdi bir de dahinin eserine konu olan milleti ele alalım. Bir milletin büyük dahiler yetiştirmesi için her şeyden önce var olması, maddeten olduğu gibi, manen de var olması şarttır. Atatürk’ün maddi ve manevi varlığına imkan veren enerjisini, tarihi gibi bugünü de göstermektedir.
Bir milletin dehaya lâyık olması için onun vicdanında sonsuz ilerleme hamlelerinin bulunması lâzımdır. Dahilerin büyük milletler arasından çıkmasının sebebi budur. Mimar Sinan’ı, Gökalp’ı yetiştiren Türklük olduğu gibi, Atatürk şaheserini yetiştiren de Türklüktür.
Bir milletin dehaya kavuşması için yepyeni bir hayat yaratmaya hazırlanmış ve bunu istemiş olması gerekir. Bütün Türkiye’nin Atatürk etrafında toplanarak sosyal bir topluluk haline gelmesinin sırrı budur.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Atatürk bütün iradesinin kaynağını Türk milletinin yaratıcı ve sonu olmayan ruhunda bulmuştur. Şimdiye kadar böyle olduğu gibi, şimdiden sonra da böyle olacaktır. Millet yine o millet, kaynak yine o kaynaktır.”
Atatürk kendinden geçtiği son ana kadar her zaman olduğu gibi devlet ve millet sevgisiyle, hizmet aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Komaya girmeden önce son okuduğu kitap bir tarih dergisi olan Belleten’di. Son nefesine kadar Türklerin tarihte lâyık oldukları haklı yeri almasını istiyordu. Son nefesini verdiğinde Türk tarihinde haklı ve seçkin bir yere kavuştu. Kardeşi Makbule Hanım Atatürk’ün son gününü ve sonu anını hatıralarını kaydeden Şemsi Belli’ye şu şekilde anlatmaktadır:
“Atatürk’ün rahatsızlığı esnasında onunla birlikte Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet eden Makbule Hanıma biraz da o günlere ait şeyler anlatmasını rica ettiğim zaman, gözlerinde acı bir bulutun dolaştığını hissettim...
- Bir geceydi, diye söze başladı. Odamda yalnız başıma oturuyordum. Aynı çatı altında hasta yatan ağabeyimi son günlerde ziyaret edemediğim için çok üzülüyorum. Doktorlar kendisiyle konuşmamın mahzurlu olduğunu söylediklerinden onu sık sık göremiyordum.
O gece içime bir sıkıntı çöktü... Ne olursa olsun gidip hasta kardeşimi görmek arzusu ile yandım.
Onun bulunduğu tarafa geçtiğim zaman Atatürk’ü ayakta buldum. Tuvalete gidebilecek kadar ayağa kalkabilmiş, iyileşmişti biraz. Beni görünce başını salladı. Çok çekingen bir hâlde olduğum için baş hareketinden bir şey anlamadım. Nihayet elini sallayarak beni yanına çağırdı.
Üzerinde yan tarafı yırtmaçlı bir entari vardı. Karnı şişmişti. Gittim. Elini öptüm. Karşısındaki bir yere oturdum. Pek az konuştuk. İmzalanacak bazı evraklar gelmişti. Müsaadesini isteyerek elini öpüp ayrıldım.
Gene bir gün Ağabeyimi görmeye gidiyordum. Neşet Ömer Bey’le karşılaştık.
- Nereye gidiyorsun hanımefendi dedi.
- Atatürk’ü görmek istiyorum doktor!
Sustu. Sükûnetinde ağabeyimin sıhhi durumunun hiç iyi olmadığı gizliydi.
Atatürk’ün yattığı odaya girdiğim zaman O, üç günlük bir uykunun sonundaydı... Kirpikleri dökülmüş, yüzü kızarmış, gözleri kapalı yatıyordu. Dr. Nihat Reşat Bey sol tarafındaydı. Teneffüsünü kolaylaştırmak için bir aletle kendisine hava veriyorlardı.
- Doktor diye inledim. Ağabeyim uyanacak mı?
- Tabii.
- Ne zaman?
- Belli değil...
Ellerimi açarak Atatürk’ün kurtulması için Tanrı’ya yalvarmaya başladım. Bir müddet dua okuduktan sonda ağabeyime bakarak kendi kendime şöyle mırıldandım.
- Hakkını helal et, büyük insan!...
Tam bu sırada üç gündür baygın yatan Atatürk’ün sağ gözü açıldı... Ben hayret ve korku içinde donakaldım... Ya ağabeyim “Hakkını helal et!” sözünü duydu ise... Bu sözden son günlerini yaşadığını anlarsa... diye büyük bir ıstırap duyuyordum.
Başımı doktora çevirdim:
- Hanımefendi, dedi, merak etmeyin, sözlerinizi duymadı!... Baygındır şu anda...
Bu esnada Kılıç Ali geldi. Benim, çok perişan ve bitkin bir hâlde olduğumu görmüş olacak ki koluma girdi. Beni dışarıya çıkardı.
Ağabeyimin yanından ayrılırken saate baktım. Tam dokuza sekiz dakika vardı... Dokuzu beş geçe, yani ben çıktıktan on üç dakika sonra Atatürk ruhunu teslim etmişti. Dolmabahçe Sarayı’ndaki bayrak yarıya inmiş, her tarafa kurşun gibi ağır bir matem çökmüştü.”

ATATÜRK’ten sonra Cumhurbaşkanlığına seçilen İsmet İNÖNÜ’nün belirttiği gibi:  “Bütün ömrünü hizmetine vakfettiği milletinin ihtiram kolları üstünde Ulu Atatürk’ün fani vücudu istirahat yerine tevdi edilmiştir. Hakikatte yattığı yer, Türk milletinin onun için aşk ve iftiharla dolu olan kahraman ve vefalı göğsüdür...”

10 Kasım 1938 yılında aramızdan ayrılan, büyük Atatürk'ün özelliklerini kelimelerin dar kalıplarına sığdırmak elbette mümkün değildir. Ancak, hangi yönüyle ele alınırsa alınsın bu büyük insan yaşadığı çağa damgasını vurmuş ve tarihin unutulmazları arasında saygın yerini almıştır. Varlığını sadece düşüncesi ve sözleriyle değil, geride bıraktığı eserleriyle de kanıtlamıştır. Bugün her bir yanı şehit kanlarıyla sulanmış bu kutsal vatan toprağında, bağımsız, onurlu ve özgürce yaşıyorsak, bunu canları pahasına Kurtuluş Savaşı verenlere ve onların dahi komutanı Atatürk'e borçlu olduğumuz asla unutulmamalıdır. Onu yıpratmaya ve kurduğu cumhuriyeti yozlaştırmaya çalışanlar da onun temellerini attığı özgürlük ortamını teneffüs etmektedirler. Uğruna milyonlarca insanın ölüme sürüklendiği ideolojiler tarihin karanlıklarına gömülürken akıllı ve bilinçli yaklaşımı esas alan Atatürkçü düşünce sistemi dimdik ayaktadır ve böyle olmaya devam edecektir.

            Bize düşen görev, bu büyük insanın eserlerine sahip çıkarak, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetini  ilelebet yaşatmak ve karşılaşılan her güçlüğü onun gösterdiği akılcı ve bilimsel yöntemlerle aşmak olacaktır.

            Ebediyete irtihalinin yıldönümünde büyük Atatürk'ü ve kahraman silah arkadaşlarını bir defa daha minnet ve şükranla anıyoruz.

 

 

 

 

 

Facebook'ta Paylaş 

 

 

İletişim için; ataturk@ilelebet.com.