ANEKDOTLAR

 

Ölüm Döşeğinde Bile Azalmayan İlim Sevgisi


Sene 1938… Atatürk hasta yatağındaydı. Buna rağmen kazılarla ve Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarından zevk alıyordu. Bir gün, Trakya höyüklerinden çıkan son eserlerden bahsetmiştim. O kadar ilgilendi ki:
-“O, çıkan eserleri bana getir göreyim” diye arzusunu bildirdi. Fethi Okyar Bey’le görüşüyorlardı. Eserleri istedi; hepsini birer birer gördü:
-“Devam ediniz, memleketimizin kültür tarihi zenginliğini daha çok bulacaksınız” diyordu.
O’nun son gördüğü kitap da ‘Belleten’ oldu. 15 Ekim 1938 Cumartesi akşamıydı. Saat 7 ila 8 arası beni çağırdı.
-“Bu akşam kendimi daha iyi hissediyorum” diyordu. Çok sevinmiştim. Yine Tarih Kurumu’nun çalışmalarından bilgi istedi, doktorların tavsiyelerine göre kendisini çok yormamak istiyordum. Kısaca istediği bilgiyi verdim. Bu arada Belleten’in yeni çıkan sayısından söz etmiştim.
-“Onu getir, görmek isterim” dediler.
‘Belleten’in 56. sayısını eline alarak yazılarına göz gezdirdi ve memnuniyetini bildirdi. Dinlenmesi için kendisini yalnız bıraktım.
Böylece Atatürk’ün son gördüğü kitap ‘Belleten’ oldu. (Afet İnan)1
1 Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, İstanbul 1973, s. 160.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

 

Tıp Öyle Söylüyorsa, Peki!


Atatürk’ü muayene eden Prof. Dr. Sabit Erdelhum, Atatürk muayeneden sonra kendisine teşekkür ettiğini belirterek, şunları söylediğini anlatır:
-“‘Yapacağınız muayeneye hazırım doktor’ dedi ve muayene bittikten sonra sordular:
-‘Beni nasıl buldunuz, doktor’ teşhisim üzücü değildi. Fakat kendilerine bazı tıbbi uyarılarda bulunmam gerekiyordu. Durumu kendilerine arz ettiğim zaman, tatlı tatlı güldüler ve özellikle ne öğütlemek istediğimi sordular. Bu defa Atatürk’e ben sordum:
-‘Akşamları iki üç kadeh içki alır mısınız, Paşam.’ Atatürk bir süre durdu,  sonra gülerek şu cevabı verdi:
-‘Evet, alırım ama sorduğunuz kadeh adedine bir sıfır eklemek suretiyle.’ Bu cevap beni çok endişelendirmişti. İki üç kadehin önüne sıfır koyduğumuz zaman 20, 30 kadeh ederdi. Verilecek cevap ve öğüdü tasarlamaya çalışırken Gazi sordu:
-‘Niye sustunuz, doktor.’  Şu cevabı verdim:
-‘Susmadım, Paşam. Şu kısa sessizliğim emin olun bir üzüntü ifadesidir.’
-‘O halde doktor, kesin öğüdünüzü öğrenmek isterim?’
-‘O halde, Paşam, Sizin izninizle arz edeyim ki, o iki üç kadehin ardına konan sıfıra izin veremeyeceğim.’ Boyunlarını büktüler ve aynen şöyle dediler:
-‘Tuhaf! Demek bu öğütte direniyorsunuz?’
-‘Evet, saygı değer Paşam, direniyorum.’
-‘Demek bu sıfır ekleme konusunda isminiz gibi sabit direnmedesiniz?’
-‘Tıp öyle söylüyor Paşam, emir ve irade sizin... Biz sadece tıbbi görevimizi yapıyoruz.’ İşte bu sırada büyük Atatürk’ün gözleri şimşek gibi bir defa çaktı ve bulunduğumuz odanın duvarlarında dolaşmaya başladı. Bir süre sonra o emsalsiz bakışların bir levhaya takıldığını gördük. Atatürk eliyle bu levhayı işaret ederek:
-‘Evet, doktor, dedi haklısın.’ Odadaki levhada şu cümle yazılıydı:
-‘Hak bellediğin yolda gideceksin.’ Huzurlarında hürmetle eğildim ve tekrarlayarak arz ettim:
-‘Evet, Paşam, biz doktorluk görevimizi yapıyoruz.’
Beni büyük övgülerle utandıran kahramanlar kahramanı, sonradan öğrendim ki bu kadehlere sıfır koymamak konusunda en neşeli anlarında bile sofralarında bulunanlara:
-‘Doktorluk görevine karışma yok’ diyerek içki almadan perhiz ederlermiş.”1
1 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Cilt II, İstanbul 1967, s. 38–40.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009 

 

Atatürk Savarona'da


Atatürk’ün en yakınlarından Şükrü Kaya’nın bu yazısı Atatürk’ün bilmediğimiz birçok hususiyetlerini de ilk defa açıklamaktadır.
“1938 yılı Haziran’ın beşiydi, Türkiye Büyük Millet Meclisi vaktinde bütçeyi kabul etmiş, onunla ilgili kanunlar tartışılıyordu. Yaz tatiline girmek zamanı da gelmişti. Böyle günlerde Meclis’te nasıl sinirli ve sabırlı bir hava estiğini, soruları cevaplandırmak, konuları aydınlatmak zorunda olanlar bilirler. Ben, o tarihte Hükümetin en son sorumlusu değilsem de en meşgul olan vekillerindendim. Üzerimde Dışişleri’nin ve partinin işlerinden başka Hatay davasının düzen ve takibi görevi de vardı. Fazladan olarak, Başbakanın emriyle Meclis görüşmelerine devam edip, gerekli cevapları ve açıklamaları vermeye de memur edilmiştim.
Atatürk 19 Mayıs’ta İstanbul’a gitmiş, Savarona Yatı’nda kalıyordu. Rahatsızdı. Saraydan telefon etmişler, Atatürk, mümkünse o akşam, değilse, ertesi gün kesinlikle İstanbul’a gitme emri buyuruyorlarmış. Zaman az, vaziyet sıkışık olmakla beraber, Meclis Başkanı ve Başbakan çabuk dönmek emriyle İstanbul’a gitmeme izin verdiler. Gittim. Atatürk beni Dolmabahçe önünde demirli Savarona da açık salonda hiçbir ev sahibinde görülmeyen o eşsiz nezaket ve samimiyetle kabul etti. Ben onu, yatak odası dışında hiçbir vakit gecelikle görmemiştim. O gün entari gecelikle idi. Devetüyü rengindeki pardösüsü de üzerindeydi. Meclisteki kanunlar işi ve Hatay hakkında bilgi aldıktan sonra:
-‘Gel sana kamaramı göstereyim’ diye ayağa kalktı. Gözleri yine mavi, zekâlı ve manalıydı. Bakışları yine cana yakın ve okşayıcıydı. Fakat çehresi süzük ve solgun, hali üzüntülü ve yorgundu. Fakat çehresi süzük ve solgun, hali üzüntülü ve yorgundu.”1
1 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, , İstanbul 1978, s. 123–124.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009  

 

İstanbul'da Savarona Yatı'nda. (01.06.1938)


Atatürk Savarona yatını gelmesini sabırsızlıkla beklemişti. Hekimlerinin devamlı deniz havasının sağlığına yararlı olacağı telkini kadar, gençliğinden beri böyle uzun süreli denizde ikamet arzuladığını o seneleri beraber geçmiş olan Ali Fuat Paşa söylerdi.
Savarona yatına ilk defa 1 Haziran 1938’de binmişti. Yatı gezdikten sonra yanındakilere:
-“İmkanımız olsaydı da üç-beş sene evvel getirtebilseydik…” dediğini eski başyaveri Cevat Abbas Gürer söyler.
İlk günleri sakin ve huzurlu geçmişti, Savarona’da... Fakat daha sonraları, denizin rutubeti sağlığına zararlı görülmüş, yine Dolmabahçe’de tedaviye devam edilmişti.
Kaynak: Atatürk’ün  Son Günleri, Cemal Kutay, 3. Baskı Ekim 2005. İklim Yayıncılık. ISBN: 975-988-847-5. Sayfa: 45

 

"Her millet, layık olduğu yaşayışa erer..."


Atatürk’ün Adana’da Hatay için:
-“Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!”  demesinden iki gün sonraydı. Mersin’de istasyondan şehrin içine doğru yavaş gidiyordu. Yolun üstüne siyahlar giyinmiş ve ellerinde büyük bir afiş tutan bir kaç genç kız çıktı. Afişte şu yazı vardı:
-“Suriye hemşerinizi de kurtarın.” Suriye, ancak din kardeşi olan bir milletin vatanıydı. Türkiye de artık dinci değil, milliyetçi bir devletti. Suriye içinde, bütün esir yurtlar için olduğu gibi, kurtuluş dilerdi. Ama kurtarmaya kalkmak gereksiz olurdu.
Etrafta hıçkırıklar ve gözyaşları yoktu; Atatürk’ün de gözleri ıslanmış değildi. Suriyelilerin 1. Dünya savaşında Türk düşmanlarıyla birleştiklerini, Türk ordusunu arkadan vurmaya çabaladıklarını, belki ihanet ettikleri için ihanete uğradıklarını düşünüyordu.
-“Her millet, layık olduğu yaşayışa erer...” Dedi ve yürüyüp gitti.1

 

Türk milleti hiçbir zaman esirlikte kalamaz


Damar Arıkoğlu, Adana anılarına şöyle devam ediyor:
-“Biraz daha yürüdük; Baraja giden yol kavşağına vardığımız zaman yolun solunda kadınlı erkekli siyahlar giymiş büyük bir kalabalık, siyah bayraklar ellerinde, başlarında Tayfur (Sökmen) Bey sıkıntı içinde ve feryatla Gazi’yi selamladılar. Bir kısmı da ağlıyordu. Tabii Paşa durakladı, bu kalabalık tamamiyle Hataylılardan oluşmuştu. 15–16 yaşlarında baştan aşağıya siyahlar içinde bir genç kız elinde bir siyah bayrakla yaklaştı. Gazi’nin karşısında gözyaşları arasında içten gelen, bağlı bulunduğu toplumun özlem ve ızdırabını temsil eden acıklı bir dille, Hatay’ın anavatandan ayrı kalmasını, Fransızların zulüm ve işkenceleri içinde kalan 500 bin Türk’ün feci durumlarını, cehennemi hayatlarını hem ağlıyor hem de ağlatıyordu:
-‘Ne olur Paşam bizleri de kurtar. Bu zalim Fransızların esirliğinde bizi bırakma. Sana yalvarıyorum, bütün Hataylılar yalvarıyor; bizi de hürriyete, anavatana kavuştur’ dedikten sonra hıçkıra hıçkıra ağladı. Doğrusu Gazi, önümüzde olduğu için onun gözlerini göremedim, fakat Latife Hanım da bizim gibi aynı halde olduğunu gördüm. Gazi tatlı bir sesle:
-‘Türk milleti hiçbir zaman mahkûmiyette ve esirlikte kalamaz; gönlünüz rahat olsun’ dedi. Bu şekilde bütün topluluğu ve hepimizi görülmedik bir sevince boğdu. Tayfur Bey, ilk Hatay başarısını burada temin etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan, şerefli bir askerden kararlılık ifade eden bir söz almıştı.”2
Gazi Mustafa Kemal Paşa, 15 Mart 1923 tarihinde Hataylılara verdiği sözü, 20 Mayıs 1938 tarihinde Dolmabahçe’deki hasta yatağından kalkarak ve yaşamını riske atarak geldiği Adana’da gerçekleştirdi. Onun bu ziyareti, Fransızlara ve de Suriye’ye bir gözdağıydı ve sonuçta Hatay anavatana kavuştu.
1 Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, İstanbul 1973, s. 98.
2 Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, İstanbul 1961, s. 307–308.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

Falih Rıfkı Atay’dan Bir Anı


Bir akşam Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya nazı geçenlerden biri:
-“Düşünmelisiniz ki, eğer ölürseniz; heykellerinizi paramparça ederler. Yaptıklarınızın hiçbiri ayakta kalmaz. Çok yaşamaya bakmalısınız.”
Ben de sofradaydım. Güldü, işte o zaman bize gönlünün sırrını açtı:
-“Unutmayınız ki, Mustafa Kemaller yirmi yaşındadır” dedi.1
1 Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1976. s. 60-61
Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009

 

ATATÜRK'ÜN BİR ÇOCUKLA SÖYLEŞİSİ VE ONA ARMAĞANI


Atatürk, çocukları çok sever, onlara herkesten çok değer verirdi. Büyük Zafer’den sonra 16 Ekim 1922’de Bursa’da kendisini coşku ile karşılayanlar arasında çocukları gördüğü zaman onlara şöyle seslenmişti: “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk pırlantasısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!”1
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihi olan 23 Nisan 1920’nin, her yıl “Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutlanması2 da Atatürk’ün çocuklara verdiği değerin bir göstergesiydi. Atatürk, böylece bugünün çocuk kavramı ile geleceğin yetişkin insan kavramı arasında olumlu bir köprü de kurmuş oluyordu. Bu inanç sonucu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, “Milletin bağrından temiz bir kuşak yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak”3 diyordu.
Atatürk’ün saf sevgi örnekleri en çok çocuklarla olan ilişkilerinde göze çarpıyor, Onu tanıyanların tümü çocukları çok sevdiği noktasında birleşiyordu. Uzun süre genel sekreterliğini yapmış olan Hasan Rıza Soyak da, “Onun dilinde çocuk, sevgi demekti, sevdiklerine, hangi yaşta olursa olsun çocuk diye seslenirdi” diyerek bu sevginin derecesini ortaya koyuyordu.4
Çocuklara karşı büyük bir sevgi besleyen Atatürk, onlarla “sıkılmadan, yorulmadan” ilgileniyor, çoğu kez ellerine birer kağıt kalem verdirerek yaşlarına göre kimine resim, kimine hesap yaptırıyor, kimine dil bilgisi çalıştırıyor, onlarla zaman geçirmekten “büyük zevk” alıyordu.5 Kimi çocukları evlatlık ya da manevi evlat edinmeyi, onları büyütüp yetiştirmeyi de adeta bir tutku haline getirmişti. Daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Bitlis’te iken, 16 Kasım ve 2 Aralık 1916 tarihlerinde anı defterine Ömer ve İhsan adlı çocukları yanına aldığını not düşmüştü.6 1929’da Yalova’da karşılaştığı ve okumak istediğini öğrendiği Sığırtmaç Mustafa’yı7 okula göndermişti. Mustafa, başarılı bir eğitim yaşamının sonunda subay olmuştu. Eğitimleri ile yakından ilgilendiği Afet (İnan) ve Sabiha (Gökçen)’yı ise Türk kadınının erkeklerle eşit haklara sahip olabileceğini, her alanda etkin görevler alabileceklerini kanıtlayan birer simge olarak kabul etmişti. Atatürk ayrıca Zehra, Rukiye, Nebile ve Ülkü’yü manevi kızları olarak koruması altına almış ve yetiştirmişti.8 Bunlar içinde Ülkü’ye “tahminlerin üstünde bir sevgi ile bağlanmıştı.”9 Zira Ülkü, annesi Zübeyde Hanım’ın koruması altına alıp büyüttüğü ve evlendirdiği Vasfiye Hanım’ın kızı idi ve henüz kırk günlük iken Köşk’e getirilmişti.10
Atatürk’ün çocuklara verdiği değer onun sofrasına da yansımıştı. İnsan sevgisinin, insanlık ülküsüne dayalı davranışların en güzel örneklerinin sergilendiği Atatürk’ün sofrası pek çok kez çocuk sevgisine de tanıklık etmişti. Atatürk, sofrasında kendisine eşlik eden konuklarına hatta çevresindekilere “Eşini mutlu edebilecek herkes evlenmelidir, çoluk-çocuk sahibi olmalıdır!”11 öğüdünü veriyor, çocuklara karşı duyduğu engin sevgisini göstermek üzere “Çocuk sevgisi insan için bir gereksinimdir. Hele yaş ilerledikçe bu gereksinim kendisini daha kuvvetli duyuruyor. Onun için de Ülkü’yü yanımdan ayırmak istemiyorum” diyordu.12
Atatürk döneminin tanınmış gazetecilerinden İsmail Müştak Mayakon13, Atatürk’ün sınırsız çocuk sevgisini sergileyen sohbetlerden birine 1938 başlarında, O’nun sofrasında tanık oldu. Mayakon’un yayınlanmamış bu anısını14 dil ve ifade özelliklerine dokunmaksızın kendi kaleminden sunuyoruz:
Atatürk, dün gece15 refakatlerinde ilk kadın tayyareci, Atatürk kızı Sabiha Gökçen16 olduğu halde Park Oteli’ni şereflendirdiler. Diğer birkaç arkadaşla beraber ben de Büyük Şef’in maiyetlerinde bulunmak bahtiyarlığına nail olmuştum.
Türk ve ecnebi, kadın erkek yüzlerce insandan mürekkep bir güzide kalabalık otelin lokantasını doldurmuştu. Dahiliye Vekili Bay Şükrü Kaya17, Atatürk’ün teşrifine kapıda muntazır18 bunuyordu. Ulu Önder’imizin otelin salonuna girer girmez sonsuz bir sevinç heyecanıyla herkes ayağa kalktı ve coşkun alkışlara karışan “Yaşa!” sesleriyle bütün o halk, Atatürk’e meserretlerini19 ve kalplerinin tahassürünü20 bildirdi.
Şimdi halkın gönlü gibi yüzü de ona müteveccihti21. Emniyet içinde neşe, inşirah22 içinde eğlence başlamıştı. Musikinin şuh nağmeleriyle çiftler en büyük Türk’ün, büyükler büyüğü Atatürk’ün huzurunda mesul ve mutmain23 dans ediyordu.
Atatürk ilk dansı kahraman kızı Sabiha Gökçen’le yaptı. Gökçen, arkasında mensup olduğu tayyare alayının koyu lâcivert renkli üniforması ve göğsünde vatana kahramanca hizmetinin mükâfatı olarak verilmiş murassa madalyası24 vardı. Tarihin en büyük kumandanı ve Türk’ün en yüce kahramanı yanında, yine onun yetiştirdiği kahraman bir Türk kızı hakikaten ulvi bir manzara idi. bunda Türk’ün millî gurur ve şerefi en beliğ25 ifadesiyle okunuyordu.
Vakit geçtikçe neşe ve inşirah artıyordu. Kimse yerinden kımıldamıyor, herkes kendilerine her şeyi vermiş olan bu Büyük Şef’i çok, daha çok, doya doya görmek ihtiyacından kendini alamıyordu.
Sabah yaklaşıyordu. Salon tenhalaşmaya başlamıştı. Yalnız ta karşıda bir ufak masa etrafında bir aile, genç bir subay, bir kadın ve bir çocuk, bir miknatısın cazibesine tutulmuş gibi tazimkâr26 bir gaşy27 içinde Atatürk’e bakıyorlardı. Erkek edip ve hürmetkâr, kadın vakur ve kibar, çocuk sakit28 ve hayran idi.
Bu nezih aile tablosu Atatürk’ün dikkatini celbetti. Bir aralık çocuğu alıp getirmemi bana emir buyurdular. Emri ifa ettim. Elinden tutup Atatürk’ün huzuruna getirdiğim bu çocuk esmer renkli, çetin bakışlı, sağlam yürüyüşlü, gürbüz bir Türk yavrusu idi. Atatürk’ün elini öptü. Atatürk ona ismini ve yaşını sordu. Adı . . .  29, yaşı yedi olduğunu söyledi. Çocuk, en büyüğümüze cevap verirken ananevi Türk terbiyesinin tesiriyle önüne bakıyordu.
Şimdi Türk’ün Ata’sıyla bir Türk yavrusu konuşuyorlar:
- Sen beni tanıyor musun? Ben kimim?
- Tanıyorum, Atatürk’sünüz!
- Nerden tanıyorsun?
- Resminizi görmüştüm, kızınız sizin göğsünüze çiçek takarken..
- Beni hep hatırlayacaksın, hiç unutmayacaksın değil mi?
- Hiç unutmam Atatürk!
En küçük çocuğundan en yaşlı ihtiyarına bütün bir milleti Ata’sına bağlayan sönmez ve sarsılmaz duygunun bir çocuk kalbinde bu ilk uyanışı bir şafak aydınlığı kadar zengin bir beşâret30 idi.
Atatürk tekrar sordu:
- Sen büyürsen ne olacaksın?
- Tayyareci!
Bu cevaptan müstakbel bir Türk kahramanının sesini işiten Atatürk çok mütehassis oldu ve çocuğu kucağına alarak şefkat ve muhabbetle okşadı, yüzünü öptü. Biraz sonra genç subayı çağırdılar, ondan ismini ve askerî hüviyetini sordular. Dünyaya destanlarla dolu koskocaman bir tarih bırakmış yüce Türk ırkına mensup olan bu dilâver delikanlı, çocuğun aile vaziyeti hakkında Atatürk’e izahat arz etti.
Bundan sonra Atatürk, çocuğa hitap ederek:
- Çocuğum, sana bir hatıra vereceğim, bunu saklayacaksın ve beni daima hatırlayacaksın! dedi ve daima taşıdıkları ve pek sevdikleri fevkalâde kıymettar bir platin saat ve kordonu ve buna takılı platin kurşun kalemini yeleklerinden çıkararak çocuğun boynuna taktı.
Manzara, değil tasvir, hatta tasavvur olunamayacak kadar bediî bir yükseklikte idi. Hepimiz heyecan içinde, sakit ve hayran bakıyorduk. Çocuk, istikbal ve ikbalin bir tılsımı gibi boynunda duran saati mini mini eliyle bir defa okşadı ve derhal Atatürk’ün elini tutarak öptü.
Bir sual:
- Çalışacaksın, büyük adam olacaksın değil mi?
Genç ve taze bir sesle cevap:
-Evet çalışacağım ve büyük adam olacağım!
Şimdi Atatürk, selâm ve tazim vaziyetinde duran subaya emir veriyordu:
- Bu saati saklayacaksınız, çocuk büyüyünceye kadar onu itina ile muhafaza edeceksiniz; büyüdüğü zaman bu gecenin hatırasını tazeliyerek kendisine vereceksiniz!
Genç subay, aldığı emri tekrarladı.
Mini mini bir başın üstünde dünyanın en büyük en zikudret  eli bir şefkat, bir sıyanet , bir irşat  kanadı gibi açılmıştı. Çocuk, madalyalı bir gazi mehabetiyle uzaklaşıp giderken sofrada hazır bulunanlardan biri:
-Bu çocukta belki müstakbel bir hava mareşali büyüyor, demişti.
Atatürk:
-Niçin belki? Muhakkak bir hava mareşali! buyurdular.
Park Oteli salonundaki vaka alelâde bir hadise değil, Atatürk terbiyesinin millî bünyede nasıl işleyip özlendiğini gösteren bir ders idi.
Her vakit olduğu gibi şimdi de onun bir sözünü haykırayım:
Ne mutlu Türk’üm diyene!
İsmail Müştak Mayakon’un anısı burada sona eriyor. Yıllar sonra böyle bir geceyi ve anıyı, aynı heyecan ve aynı duygularla bugünün çocuklarına, yarının yetişkinlerine aktaran İsmail Müştak Mayakon’u saygı ve rahmetle anıyoruz.
1 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2006, s. 45-46; Atatürk’ün Bütün Eserleri (1922-1923), C.14, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2004, s. 22.
2 TBMM 1924 yılında 1 Kasım 1922 gününün “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” olarak kutlanmasını kararlaştırdı. Ardından bu gün, Çocuk Esirgeme Kurumu’nca 23 Nisan-1 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen Çocuk Haftası ile birleştirildi. 27 Mayıs 1935’te TBMM’de Ulusal bayram günlerinin tespiti ile ilgili yasanın kabul edilmesi üzerine 22 Nisan öğleden sonra ve  23 Nisan günün Egemenlik Bayramı olarak kutlanması kararlaştırıldı ve bugün çocuklara armağan edildi. Bkz. TBMM ZC, D, II, C. 3, s. 14-15; TBMM ZC, D. V, C. 3, s. 303; İhsan Güneş, Türk Parlamento Tarihi TBMM V. Dönem (1935-1939), C. 1, Ankara: TBMM Basımevi, 2004, s. 435-436.
3 Ercüment Ekrem Talu, “Atatürk’e Ait Hatıralarımdan, Atatürk ve Çocuk”, Tasvir, 10 Kasım 1946.
4 Enver Ziya Karal, Atatürk ve Devrim Konferanslar, Makaleler (1935-1980), Ankara: TTK, 1980, s. 128.
5 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, (Derleyen: Hulûsi Turgut), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005, s. 577.
6 Atatürk’ün Hatıra Defteri, (Yayınlayan: Şükrü Tezer), 2.b, Ankara: TTK Yayınları, 1989, s. 71 vd.
7 Sığırtmaç Mustafa ile ilgili bir makale için bkz. Necmettin Sadık, “Sığırtmaç Mustafa”, Akşam, 18 Eylül 1929.
8 Şerafettin Turan, Mustafa Kemal Atatürk-Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik, Ankara: Bilgi Yayınevi, 2004, s. 625-626.
9 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, s. 577.
10 Ş.Turan, a.g.e., s. 627.
11 Abdülkadir İnan, “Atatürk Devrine Ait Hatıralar”, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 25, Ankara, 1964, s. 62.
12 Abdülkadir İnan, a.g.m., s. 62.
13 İsmail Müştak Mayakon (1882-1938); Yenişehir (Teselya)’de doğdu. Halep İdadisi’nde orta ve lise öğrenimini tamamladı. Temmuz 1901’de Mülkiye’nin Yüksek Kısmı’ndan mezun oldu. Memuriyetinin ardından Kısa bir süre ticaretle uğraştı. Ardından gazeteciliğe başladı. Atatürk’ün isteği üzerine V. Dönem’de TBMM’ye Siirt Mebusu olarak katıldı. Edebiyat, tarih, hukuk ve 1933’ten sonra da dil meseleleriyle yakından ilgilendi. Bkz. Mücellidoğlu Ali Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, C. III, Ankara: Mars Matbaası, 1968-1969, s. 877-879.
14 Türk Dil Kurumu Arşivi, “Atatürk’ten Anılar, İsmail Müştak Mayakon Dosyası”, Yurt İçi-Yurt Dışı Şube Müdürlüğü, Dosya No: 100; APK Şube Müdürlüğü, Dosya No: 144.
15 İsmail Müştak Mayakon’un yazısında tarih belirtilmemiştir. Bu tarih muhtemelen 6 Şubat 1938 olacaktır. (Bkz. Atatürk’ün Nöbet Defteri-1931-1938, (Toplayan: Özel Şahingiray), Ankara: Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları: 8, TTK Basımevi, 1955, s. 700.
16 Sabiha Gökçen (21 Mart 1913-23 Mart 2001); Atatürk’ün manevi kızı. Çankaya İlkokulu ve Üsküdar Kız Koleji’nde eğitim gördü. 1934’te Soyadı Kanunun çıkmasından sonra Atatürk kendisine “Gökçen” soyadını verdi.1935‘de Türkkuşu’nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935’te Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’nda eğitime başladı. Ankara’da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Eskişehir Uçuş Okulu’nda 1936-1937 döneminde 11 ay boyunca özel eğitim gördü. 1937 yılında Tunceli Harekatı’na katıldı. 30 Ağustos 1937’de askeri uçuş brövesi aldı. 1954 yılına kadar Türk Kuşu’nda Başöğretmenlik yaptı. Bkz. Fikret Arıt, Havalarda İlk Türk Kadınları, İstanbul: Baha Matbaası, 1967, s. 25-36.
17 Şükrü Kaya (9 Mart 1883-10 Ocak 1959); İlk ve ortaöğrenimini İstanköy’de yaptı. 1900’de Midilli İdadisini, 1908’de Hukuk Mektebi’ni, 1912’de Paris Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli memuriyetlerde bulundu. 1917’de Maliye Müfettişliği’ne atandı. 1918’de istifa ederek İzmir’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev aldı. Malta’da dokuz ay tutuklu kaldı. 1922’de İzmir Belediye Başkanlığı’na seçildi. II. Dönem TBMM için 1923’te yapılan seçimlerde Menteşe (Muğla) milletvekili seçildi. Ziraat ve Dışişleri bakanlıklarının ardından 1930-1938 yılları arasında beş kez İçişleri Bakanlığı yaptı. CHP Kâtipliği’nde bulundu. Atatürk’ün ölümünden sonra siyasal yaşamdan çekildi. Bkz. Kâzım Öztürk, Türk Parlamento Tarihi, TBMM II: Dönem (1923-1927), C. III, Ankara: TBMM Yayınları, 1995, s. 616-618.
18 Bekleyen.
19 Sevinç.
20 Özlem.
21 Yönelme.
22 Ferahlık, açıklık.
23 İçi rahat.
24 Sabiha Gökçen’e Türk Hava Kurumu tarafından 28 Mayıs 1937 günü verilen iftihar madalyası. Bkz. Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, (Hazırlayan: Oktay Verel), Türk Hava Kurumu Yayınları, 1982, s. 133-134.
25 Düzgün.
26 Saygılı.
27 Kendinden geçme, bayılma.
28 Sessiz.
29 Daktilo edilmiş orijinal metinde çocuğun adı boş bırakılmıştır.
30 Müjde, muştu.
Yrd. Doç. Dr. Şaduman Halıcı
Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 63, Cilt: XXI, Kasım 2005   

 

Bir Çocuk Savaşına Atatürk Nasıl İştirak Etmişti?


1937 yılıydı. Her sene olduğu gibi bu sene de Anadolu Kulübünde balo vardı.
Kulüpte oturan ailelerin çocukları da baloya katılırlar, onlar da kendilerine göre; eğlence bulurlar, balonun küçük fareleri gibi ayakaltında dolaşırlar. Bu çocukların biri anlattı:
6–7 çocuk vardır. Bir garson bize doğru eğilerek Atatürk’ün masasını işaret etti. Ve bizi çağırdığını söyledi. İlk sözü:
-“Merhaba çocuklar” oldu.
Elini öpmek istedik, O razı olmadı. Aramızdan seçtiği 6 kişiyi üçer üçer ayırdıktan sonra hepimizi sıraya dizdi. (Ben daha pek küçük olduğum için bu gruba dâhil değildim.)
Boş masalardan ikisini devirip siper yaptırdı. Seçtiği grupları karşılıklı siperlerde harp ettirmeye başladı. Cephane olarak bizim topladığımız ve ayrıca garsonlara toplattırdığı gazoz kapakları kullanılıyordu.
Başlarda kendisi seyirci kalmıştı. Fakat o da sonraları zayıf bulunan ağabeyimin tarafına geçti. Ve elindeki kapakları karşıdakilerin üzerlerine yağdırmaya başladı. Her iki tarafın da cephanesi bitmişti. Artık muharebe bir güreş halini almıştı. O da ortadan çekilmiş, işi çocuklara bırakmıştı. Onlara cesaret veriyordu. Bu sırada ağabeyim de karşı taraftan biri ile güreşmekte idi. Ben, bu zamana kadar seyirci kalmıştım. Fakat ağabeyimin üzerine çocuğun atılmasına dayanamayarak olanca kuvvetimle onun üzerine çullandım. O neye uğradığını şaşırmış, sırtüstü yere yıkılmıştı.
Tam o esnada Atatürk:
-“Durdurun” dedi. Beni yanına çağırtarak:
-“Oğlum senin ismin ne?” Diye sordu. Ben biraz korkarak, biraz da heyecana kapılarak cevap verdim:
-“Yaman.” O zaman O; sesini biraz yükselterek ve sırtımı okşayarak ebediyen hafızamdan silinmeyecek olan şu sözleri söyledi:
-“Varol Türk çocuğu sen hem Yaman, hem de bir kahramansın Varol.”1
1 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İstanbul 1978, s. 347–348.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009  

 

İğde Ağacı


Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan şunları yazıyor:
“1937 yılının bahar mevsimi idi. Gazi Orman Çiftliği’ne, Akköprü tarafındaki yoldan gidiyorduk. Çiftliğin o parçası meyve bahçesi haline konulmuş, fidanlar sıra sıra dikilmişti. Şimdi gölgeliği ve bol yeşilliği ile çok güzel olan bu yol boyu, o zamanlar henüz küçük, çelimsiz ağaçların sıralandığı, yaz mevsiminde dahi pek gölgesi olmayan bir yerdi.
Atatürk, bu eski çıplak topraklar üzerindeki, meyve bahçesi haline gelmiş olan bu yerlere neşe ile bakıyordu. Şimdi uzun kavak ağaçlarının bulunduğu yol kenarlarında ameleler çalışıyor ve fidanlar dikiyorlardı. Atatürk birden şoföre,
-‘Dur’ diye bağırdı. Yere indiği vakit orada olanlara:
-‘Burada bir iğde ağacı vardı, o nerede?’ diye sordu. Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Çünkü orada çalışanlar, yenilerini dikmekle meşgul idiler.
Atatürk’ün biraz evvelki neşesi kalmamıştı.
Çünkü çiftliğin ilk çorak günlerinin bir yeşillik hatırası yerinden çıkarılmış ve yok olmuştu. Yol boyunca yürüyerek iğde ağacını aradık.
-‘İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşayan ve baharda hoş kokularını etrafa saçan, güzel bir ağaçtı’ diyordu.    Çiftlik merkezine gelmiştik. Büyük hamamın yapısı bitmişti. Onu gezerken iğde ağacını yerinden kimin çıkartmış olduğunu da tahkik etmek için, ilgili durumda olanlara sorular sordu. Kimse bu küçücük ağaca ne olduğu hakkında bir haber veremedi.
Atatürk bu önemsiz gibi görünen işten üzüntü duymuştu. Uyarılarda bulundu, emirler verdi, eski ağaçlar da korunacak ve bakılacaktı.
Çünkü o yeşilliğin hasretini, İstiklal Savaşı boyunca çok çekmişti. Çankaya’yı oturmak için seçmesindeki neden, birkaç büyük karakavak ağacının bulunması idi. Onların rüzgârlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.
O gün, çiftlik dönüşü uzun boylu ağaçlardan bahsetti. Tabiatın bu varlığı, insanlara büyük bir kazançtır. Onlardır ki, toprağı verimli kılarlar. İnsan topluluklarının yer seçmelerine rehberlik ederler.
Bunun üzerine tartışma konumuz, şu yola dökülmüştü. ‘Coğrafi yöre mi insanlar üzerine tesir yapar, yoksa insanlar mı o yöreye hâkim olurlar?’
Otomobil gezintilerinde ekseriya bu gibi konuşmalar ve münakaşalar olurdu.
Ben, tarihi örneklere dayanarak diyordum ki, ‘tabiat büsbütün kısır olursa insan kuvveti ona tesir yapamaz.’ Atatürk ise, insan zekâsının her şeye yapabileceğini, tabiata da son derecede hâkim olabileceği kanısındaydı. Nihayet şu neticeyi, kabul ediyorduk:
-‘İnsan bütün tarih boyunca, tabiatın bazen esiri, bazen de hâkimi olmuş ve bu hal insan topluluklarının medeniyette ilerlemeleriyle paralel olarak gelişmiştir.’
1919 yılında Atatürk Ankara’yı pek az ağaçlı bulmuştu. Bu pek az olanlar birer delildi ki, onlar gibileri çoğalabilir ve daha pek çok yetiştirilebilirdi.
O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeyi kendisine ideal edinmişti. Onun için her ağaç eski ve yeni, kıymetli birer varlıktı. Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin gerçekleşmesindeki zevki kendisine veriyordu. Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla, tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir.
Atatürk, İstanbul’da büyük ağaçları gördükçe gülerek şöyle söylerdi:
-“Bunlar da güzel amma, biz yapraklarının ve dallarının, her yıl nasıl büyüdüğünü gördüğümüz ağaçları daha çok seviyoruz.”
Bir bahar mevsimi, Çankaya’nın eski köşkü önünde yeni dikilmiş akasya ağaçlarını bahçıvan budamıştı. Atatürk bu fazla budamayı sevmedi. O, ağaçları daima daha büyük görmek arzusunda idi.
Onun için de bahçıvanı bilgisizlikle itham etti. Kendi adını taşıyan Atatürk Bulvarı’na, çam fidanları dikildiği vakit pek sevinmişti.
-‘Bunlar tutarsa, Ankara’nın yaz kış yeşil duracak bir tabiat zenginliği olacak’ demişti. O, bu çamları Ankara’nın yeni devrinin bir tarihi gibi telakki ederdi.
Atatürk Bulvarı’nın ortasındaki küçük çam korularını, daha bakımlı ve belki de altlarından yayaların geçmesi için tanzim edilmiş görmekten, her Ankara hemşehrisi ne kadar haz duyacaktır. Bundan Atatürk’ün de ruhunun şadolacağına şüphe yoktur.
Atatürk, son hastalık günlerini, ağaç ve orman hasreti içinde tamamladı. Ormanlık ve yeşillik dağ manzarasını gösteren bir tablo O’na, maddi ıstırapları içinde hayal dahi kurmayı sağlamıştı.
İşte bundan dolayıdır ki, Eskişehir’in Sündiken ve İstanbul’un Alemdağ Ormanları’nda, kendisine nekahat devri için tanzim edilecek ve oturabilecek yerler arandı.
Bu isteğini yerine getirmek nasip olmadı. Çünkü o büyük insanın ömrü, 10 Kasım 1938’de bitmişti.
Atatürk’ün bütün bu isteklerini hatırladıkça O’nun Anıtkabri’nin bol ağaçlarla çevrilmesini ve onlar arasında ebedi uykusunu uyumasını ne kadar gönülden arzu ediyorum.” (Ulus Gazetesi, 10.XI.1947)1
1 Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara 1981, s. 177–179.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

 

Son Baloda


Rıza Ruşen Yücer’den bir Bursa anısı:
“Memlekette ve millet içinde yaptığı son büyük seyahatti. Gemlik yolundan otomobillerle Bursa’ya son gelişleriydi.
Şerefine belediyede büyük bir balo hazırlandı. O akşamın önemli olaylarını ertesi sabahki ‘Bursa’ gazetesine yetiştireceğim için matbaadayım. İstanbul’dan gelen Asım Us’la Vâlâ Nurettin Vâ-Nû henüz matbaadan ayrılmışlardı ki, Bursa gazetecilerinden Musa Ataş, yanında iki bayanla çıkageldi. Bayanların ikisi de, gülkurusu pembeden bir örnek tuvalet giymişlerdi. Birisi, Musa Ataş’ın eşiydi. Ötekisi de, ara sıra gördüğüm fakat o zamana kadar hiç görüşmediğim bir öğretmen bayandı.
Musa Ataş yanıma geldi:
-‘Her erkek ancak bir bayanla gidebilecekmiş, dedi; senden ricam şu; başka bir bayanla gitmeyeceksen, bizim şu bayanla gidiver, baloda bulunmayı pek istiyor…’
Böyle takıp takıştırıp matbaaya kadar geldikten sonra, bu olupbittiye uymaktan başka çare var mı ki?
-‘Fakat dedim, bir şartla. Ben sık sık matbaaya dönmeye mecburum; kendilerine devamlı kavalyelik edemem.’
-‘Mühim olan içeri girmek, diye cevap verdi, orada bizimle oturacak. Sen işini bitirdikten sonra gelirsin, olur biter.’
Böylece anlaştıktan sonra, hep beraber kalktık, belediyeye geldik. Onları bırakarak döndüm. Henüz Atatürk gelmemişti.
Gelişinden sonra salona girdim. Nutuklar söylendi. Törenin resmi kısmı sona erdi. Bunları toparlayıp gazeteye verdikten sonra, artık işim bitmiş olarak baloya gelince, bir de ne göreyim; Atatürk, salonun köşesindeki yerinde oturuyor ve yanındaki bir bayana sigara veriyor neşeli neşeli bir şeyler anlatıyor.
Bu bayan, pembe bir tuvalet giymişti, benim ‘dam’ın ta kendisiydi...
Birkaç defa büfeye gittiler, dans ettiler. Bu müthiş ‘rakip’ karşısında benim için artık bizim ‘dam’a uzaktan seyirci kalmaktan başka çare yoktu.
Arkadaşlar, muziplik olsun diye, benim eli boş kalışımı, şuna buna, bu arada rahmetli İsmail Müştak Mayakon’a da fısıldamışlar.
-‘Atam, dedi, bu gazeteci arkadaşın damını kapmışsınız.’
Atatürk, sert bir dönüşle bana baktı:
-‘Senin dam’ın adı neydi?’ diye sordu.
-‘Bayan Hatice’ dedim. Başını salladı:
-‘Kimsenin dam’ını kapmadığımın işte ispatı’ dedikten sonra, yanındaki pembeli bayana sordu:
-‘Lütfen adınızı söyler misiniz?’ Hepimiz genç kadına bakıyorduk. Pembeli bayan, memnun ve mağrur bir eda ile cevap verdi:
-‘Ataca’ dedi. Atatürk:
-‘Gördünüz mü?’ dedi ve muzaffer bir gülümsemeyle, kolunu Bayan Ataca’ya uzattı.
O zaman öğrendim ki, Atatürk, o akşam bir vesile ile iltifat ederek yanına aldığı bizim adını sormuş ve Hatice’ cevabını alınca:
-‘Ben olsam, Atatürk’e bu kadar yakın olduğum için adımı Ataca koydum’ diyerek, bayanın adını değiştirmiş.
Bayan Hatice, o gün bugündür, o tarihi gecenin o hoş hatırasından yadigâr kalan ‘Ataca’ ismini taşımaktadır.”1
1 YÜCEBAŞ, Hilmi, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıraları, 2. Baskı, Kültür Kitabevi, İstanbul 1973.,s. 99-100.


Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

 

Bir Mutlu Rastlantı

 

Atatürk, sık sık Bursa’yı ziyaret eder, orada dinlenmeyi severdi. Merinos fabrikasından çıkarken, dışarıda kalabalık vardı. Mustafa Kemalpaşa’nın Güllüce köyü Muhtarı Pepe Ali de onların arasındaydı. Ali kalabalığı yarmış ve Atatürk’ün yanına yaklaşmıştı:
-“Atam, beni tanıdın mı? Ben senin beş yıl emir erliğini yapan Ali’yim.” Atatürk kendini toparlamış, gözleri parlamıştı:
-"Ali sen misin?" diyebildi.
-"O gençsin ha, dinçsin Ali"
-"Sağ ol Atatürk’üm, Anafartalar’da üç bölükle üç tümene ateş ettiğimiz, üç gün üç gece uykusuz beklediğimiz günleri hatırladın mı?” Bu sözler Atatürk’ü duygulandırmıştı, gözlerinden yaş gelmişti. Atatürk emir eri Ali’nin arkasını okşadı:
-“Ali, bana eski günleri hatırlattın, sağ ol, dinç kal Ali.”
-“Sen de sağ ol Paşam, sen Cumhurbaşkanı olduysan, ben de Güllüce Köyü muhtarı oldum.” İki ay sonra Atatürk’ten Güllüce'li Pepe Ali’ye bir mektup geldi:
-“Beni hatırladığına memnun oldum, özellikle sana şunu anlatmak istiyorum. Şimdiye kadar gezdiğim yerlerde benimle çalışmış kime rastladımsa hepsi benden çıkar beklemişlerdir. Yalnız sen bir şey istemedin ve ansızın kendini bana tanıttın. Köyünde çalış, 15 Mart’ta seni Ankara’ya bekliyorum. Gözlerinden öperim.”1
1 Tahsin Öztin, Mustafa Kemal’den Atatürk’e, Hür Yayınları, İstanbul 1981.s. 152-153


Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009    

 

Son Eseri: Hatay


Hatay davası günlerinde, onu ebediyen aramızdan alacak hastalığın acıları içindeydi. Yalnız ve yalnız milletini düşünen emsalsiz insan, bu zaferi de başaracaktı, çünkü söz vermişti. Bu söz verişi Hatay’ın bağımsızlığı sağlandığı zaman devlet başkanı olan Tayfur Sökmen şöyle anlatmaktadır:
“Aziz Türk milletinin büyük evladı Atatürk’ü 1921 yılında tanıdım. Ziyaretimizin sebebi; o sırada Fransız delegesi Mösyö Franklen Bouillon ile Türkiye arasında yapılmakta olan anlaşma müzakeresinde Hatay’ın da, Adana, Mersin, Osmaniye, Maraş, Antep ve Urfa gibi ayrılmaz bir parçası olan Türkiye’ye iadesini sağlayacak bir yol bulunmasını istemekti. İşte bu maksatla Atatürk’ü, dört Hataylı arkadaş, heyet halinde, ilk Büyük Millet Meclisi binasında, başkanlık odasında ziyaret ettik. Bizi çok iyi bir şekilde karşıladılar, iltifat ettiler. Her hallerinden, Hatay davasıyla çok yakından ilgilendikleri beliriyordu. Bizi dikkatle dinledikten sonra:
-‘Hatay esasen milli bağlaşmamız sınırları içindedir. Bu itibarla, Hatay’ın yapmakta olduğu silahlı mücadeleyi, adım adım takip etmekteyiz. Bu sefer tamamen kurtaramazsak bile, orası için Fransızlar’dan seçkin ve özerk bir idare sağlarız. Gider, çalışırız, buyurdular.’”1
1 Niyazi Ahmet Banoğlu, Yayınlanmamış Belgelerle Atatürk’ün Siyasi ve Özel Hayatı, İlkeleri, 2. Baskı, İstanbul 1981, s. 281–282.


Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

 

Hatay Hikâyesi


Artık hastalığı kontrol edilemez bir durumdaydı. Bir taraftan Hatay, diğer taraftan hastalık onu eritiyordu. Son günlerin en büyük neşesini ona bir subay vermişti. O Hatay konusunda endişe içindeyken subay Şükrü Kanatlı karşısına çıkmış:
-“Paşam izin ver, yalnız elimdeki kuvvetle, değil Hatay’ı Süveyş’e kadar bütün sahili sana teslim edeyim. Sonra beni asi diye as… Tek sen üzülme” demişti. Şükrü Kanatlı çıkınca Atatürk:
-“Ektiklerimiz meyve verdi. Artık ölsem de gam yemem” demişti.1
1 Münir Hayri Egeli, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar, Ankara 1959, s. 113.


Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009   

 

Dolmabahçe Sarayı, Yaz Aylarının Sonu; 1938


Dolmabahçe Sarayı'nın denize bakan odalarından biri. Duvarlarında mavi zemin üzerine irili ufaklı yıldızlar sarı yaldızla boyanmış, ortada ceviz oymalı bir karyola (bu karyola yerine birinci komadan sonra daha basit olan bir başkası konmuştur) ve komidin, ayak ucunda şezlong, onun karşısında geniş kristal aynalı dolap, odanın denize bakan panjurlu pencereleri önünde mavili Hereke kumaşıyla kaplı, hafif koltuk ve sandalyeler, köşede yastıklı bir sedir. Sofaya çıkan iki kapı arasında bir tuvalet masası, üzerinde Nuri Conker'in Atatürk'e hediyesi olan fosforlu, dört köşe büyücek bir masa saati. Bunun üzerinde yine o sıralarda kendisine hediye edilmiş bir tablo. Bu tabloda arka plânda karlı bir dağ, önde ağaçlıklı orman ve bir düzlükte çimenli bir saha. Sofada bir radyo ve gece gündüz nöbetleşe bekleyen adamlarından biri. Yatak odasının yanındaki pembe salonda ise, daima nöbetleşe bekleyen yakın arkadaşlarından biri veya ikisi.
Son zamanlarda oraya bir defter koydurmuştum. Her günkü sıhhî durumu kaydedildiği gibi, Atatürk'ün yanına girenlerin, ne kadar müddet yanında kaldıkları da işaret ediliyordu. Çünkü doktorların tavsiyesine göre çok konuşmaması lâzım geliyordu. Daima konuşmak ve dinlemek âdetinde olan bir insan için, bu hal çok sıkıcı oluyordu. Ben her gün gazeteleri okuyor ve hülâsalarını kendisine söylüyordum. Bazen hikâye ve seyahatname şeklinde okuduğum kitapları da anlatıyordum. Meselâ bunlardan bir kısmını anlatır ve yorulmasın diye devamına başka günler devam ederdim. Hastalık günlerinde, günlük havadisler ve ayrıca resmî malûmat kendisine verildikçe O, yeni siyasî ve askeri gelişmeler üzerinde düşünce ve görüşlerini ifade eder ve istikbal için milletçe kuvvetli olmamızı dilerken, dünya sulhunun sarsıntıda olduğuna işaret ederek, endişe duyardı. Nitekim onun ölümünden bir yıl sonra ikinci dünya harbi olmadı mı? Bu sıralarda kendisini en çok meşgul eden ve üzerinde hassasiyetle durduğu siyasî hâdise, Hatay meselesi idi. Günler geçtikçe hastalığı ağırlaşmasına ve doktorların katî istirahat şekli üzerinde durmalarına rağmen, O yine umumî meselelerle meşgul olmak, devlet işlerinin normal seyrini takip etmek isterdi.
Bir gün Başbakan Celâl Bayar, kendisine ikinci beş senelik iktisadî plân için, izahat vermek üzere gelmişti. Dr. Neşet Ömer beni bularak:
—"Atatürk biraz fazla yoruldu, yanına girseniz de, izahatın bir kısmını başka bir zamana bıraktırabilseniz," diye rica etti.
Ben odaya girdiğim zaman, Atatürk yatağında oturuyor, Celâl Bayar da anlatıyordu. Atatürk bana "Otur ve sen de dinle" dedi. Bir müddet sonra, doktorun tavsiyesini yerine getirmek için müdahale etmek istediğim zaman, sanki karşımda hasta bir Atatürk kalmamıştı. O tamamen memleket işlerine kafasını vermiş, maddî iztırabını unutmuş bir halde:
—"Biliyorum doktorlar yine istirahat tavsiye etmişlerdir", dedikten sonra daha sert olarak "Memleketin en mühim ve esaslı işlerini konuşuyoruz, bunlar beni yormuyor, bilâkis hayat veriyor. Bunları otur da sonuna kadar sen de dinle" dedi. Bütün hastalığına rağmen memleketin yeni inkişaflarını işitmekle dahi, memnun ve müsterih olan bir devlet adamına, velev doktor tavsiyesi olarak dahi, ufak bir müdahalede bulunmuş olmamdan dolayı eza duydum ve sonuna kadar ben de müstefit olarak dinledim. Atatürk, kendiliğinden Başbakana çekilmek için izin verirken, çok müsterih ve tatmin edilmiş bir durumda idi. Celâl Bayar gittikten sonra, bu meseleler üzerinde ve dünya durumu hakkında benimle uzun uzun konuştu."
—"Dünyanın bir harbe doğru gittiği bu devirde, bizim iktisaden çok daha kuvvetli olmamız lâzımdır" diyordu. Atatürk o gün, bütün bu devlet plânlarının tamamen yapılmış olduğunu görür gibi, sevinç içinde idi. Nitekim, o gün Atatürk'ün tahlil ettiği, geleceğin siyasî ve askerî hâdiseleri ölümünden sonraki senelerde tahakkuk etmiştir.


Kaynak: Âfet İnan, Atatürk'ten Hâtıralar. Ankara, 1950

 

Günü Geçmiş Gazeteler


Bugün, Atatürk’ün hizmetine ölümünden 13 yıl evvel girmiş bulunan en sadık hizmetkârlarından birinin ağzından Atatürk’ün ölümü ve son günlerden bahsetmek istiyorum. İbrahim Ergüven, Atatürk’ün hizmetinde bulunan ve O’nu her bakımdan yakından bilen nadir ve bahtiyar insanlardan biri. Soyadını Atatürk ona kendisi vermiştir.
İbrahim Ergüven şimdi emekli bir memur. Atatürk’ün yalnız ölüm günlerinde değil, hemen Allahın her günü, O’na minnetle bağlı olduğunu ifade etmekte ve adını saygı ile anmaktadır.
Şu aşağıda nakledeceğim satırları bana anlatırken, ak saçlı Atatürkçü’nün hıçkırarak ağladığını söylemeden geçemeyeceğim.
“Son günlerinde idi (O’na hiç kimse öldü diyemiyor). Başucunda kardeşi Makbule Atadan, Kuran okudu. Ben de bu sırada, ‘Şu Kuranın yüzü suyu hürmetine Atamıza iyilik ver’ diye Allah’a yakarıyordum. O sırada odanın havalandırılması için, açık bırakılan büyük pencerelerden biri müthiş bir gürültü ile kapandı. Atatürk günlerden beri komada idi… Gürültü Atatürk’ü derin uykusundan uyandırdı… Ve:
-‘İbrahim sen burada mısın? Bu yatağı ne zaman değiştirdiniz?’ Diye sordu.
Bazı sebeplerle yatağını sık sık değiştirmek mecburiyetinde kalırdık. O gün de, 4 kişi yatağın üzerine çıkarak bir battaniye içinde Atatürk’ü başka bir yatağa naklettik. Bu sırada karyola kırıldı. Ve değiştirdik. İşte Atam, bunu fark etmişti. Ayrıca:
-‘Ben kaç saat uyudum. Saat kaç? Gazeteler geldi mi?’ Buyurdular.
O her zaman derin uykudan uyanınca hemen saatin kaç olduğunu ve gazetelerin gelip gelmediğini sorardı.
Biz de kendisine iyi ve rahat bir uyku uyuduğunu söyler, uzun uyuduğunu fark etmemesi için günü geçmiş gazeteleri kendisine vermek zorunda kalırdık.
O gün çok ağır durumda idi. Kapıda nöbet beklemekte olan doktorlardan Mim Kemal ile Neş’et Ömer İrdelp’e Atatürk’ün kendine geldiğini sevinçle bildirdik. O gün bir süre böyle gitti.
Son nefesini verirken berberi Mehmet, berber yardımcısı Rıdvan yanında idiler. Bana haber verdikleri anı hatırlamak dahi istemiyorum.
Ölüm raporunun tanziminden sonra Selimiye Askeri Hastanesi’nden gelen tabiplerin yardımıyla yıkanıp tahnit edilerek ilaçlandı, kefenlendi ve hazırlanan bir tabuta konularak bizzat düzenlenen yatak odasına nakledildi. (Balkonlu oda…) Burada elips şeklinde yaldızlı ve üzeri somaki mermer bir orta masası vardı. Onun üzerine yerleştirildi. Ben de Sabuncakisten getirdiğim bir araba dolusu çiçekle etrafını O’na layık olduğu şekilde donattım.
Ve ilk ihtiram nöbetine genç teğmenlerle birlikte girdim. Bilahare, Büyük Millet Meclisi’nden verilen bir emirle yeniden bir tabut yaptırıldı. Bu meşe ağacındandı. İçi kurşun kaplı idi. Ve çok ağırdı. Sonradan buna üzeri asma yaprağı ve sarmaşık motifleriyle süslü bronz kollar döktürüldü.
Atatürk bizim tek dayanağımızdı. O’nun vakitsiz ölümü ile her şeyimizi kaybetmiş olduk.”1
1 Sait Arif Terzioğlu, İnsancıl Atatürk, İstanbul 1964, s. 84–86.


Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

 

Atatürk ve Nine

 

Gazi, çiftliğinde dolaşip hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayip,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı. - Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güçbittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim Vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?

Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden
ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.

Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatip, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. Ikisi de ağlıyordu. Iki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapip getiririm. Paşa hemen orada bezi açip peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik.
Oradakilere şu emri verdi;

"Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."

 

On Dakikada Siler


“Bir gün Kılıç Ali’nin evinde, Refik Koraltan,
-‘Paşam, dedi, itimat buyurun, Anadolu’nun en ücra köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazar. Bu böyledir, Paşam.’ Atatürk şu cevabı verdi:
-‘Beyefendi, Anadolu’nun ücra köşesinde bir köylünün, bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazdığını ben de zatı âliniz kadar biliyorum. Amma benim kadar sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ve o da şudur: Orada bir çobanın bulunduğu yerin on dakika ilerisindeki bir köy imamı gelip o ismi oradan on dakikada siler. İsterse istediği bir başka ismi yazar. Bunu da sizin benim kadar bilmenizi isterim.”1
1 Mahmut Baler, Atatürk’ten Anılar, Milliyet Gazetesi, 9 Kasım 1970.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009


Ben, gerektiği zaman, en büyük armağan olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim:
Trabzon, 11.6.1937
Altına imzasını attığı kağıtlarla, mal ve mülk namına nesi varsa, milletine armağan eden Ebedi Şef, artık içi rahattır. Koltuğuna yaslanarak:
-"Hayatımın, hatırlayabildiğim en sevinçli dakikalarını yaşıyorum," diyor ve gözlerini salonun içinde dolaştırarak, derin bir tevekkülle ilave ediyor:
-"Yıllarca evvel düşündüğüm bu işi, Trabzon'da tamamlamak mukaddermiş!..."
Bu defaki Karadeniz gezisi gerçekten tarihsel bir gezi oldu ... Ve o son geceyi hatırlıyorum: Ordu Müfettişi Kazım Orbayıla Korgeneral Muzaffer Ergüder'i, diğer komutanları ve doğu illerinin hemen bütün valilerini, parti büyüklerini, Trabzon'un ileri gelenlerini sofrası etrafına toplamıştı .. Her zamankinden fazla neşeli görünüyor ve kendine özgü nüktelerle Trabzon'da geçirdiği günlerin heyecanını damla damla bize de tattırıyor. Valiliğe, belediyeye, parti merkezine, Halkevine yaptığı ziyaretlerden son derece memnun...
Özellikle Alay Komutanı Albay Nuri'ye verdiği askeri meselenin hemen uygulamasına geçilmesi ve umduğu biçimde çözülmesi onu pek duygulandırmış. Bize dönerek:
-"Bugün, diyor, askerlik damarlarım yeniden depreşti..."
Sonra bir ara Özel Kalem Müdürü Süreyya'yı yanına çağırarak şu emri veriyor:
-"Bu geceki duygularımı Başbakan İsmet İnönü'ye ve onun güzel okuyuşuyla Millet Meclisi'ne ve bütün dünya kamuoyuna bildirmek isterim! Söyleyeceğim sözleri not ediniz!"
Süreyya, elinde kalem kağıtla yaklaşıyor ve Atatürk'ün doğaçtan söylediklerini aynen not ediyor:
                 Başbakan İsmet İnönü Ankara,
"Hatırlarsınız; Türk köylüsü, Türk'ün efendisi olduğunu söylediğim za¬man ben, o efendinin arzu ve iradesi altında yıllardan beri çalışmış bir hizmetliyim. Şimdi beni çok heyecana getiren olay, Türk köylüsüne naçizane de olsa, ufak bir görev yapmış olduğumdur. Milletin yüksek mümessiller heyeti, bunu iyi görmüş ve kabul etmişlerse, benim için ne unutulmaz bir saadet anısını bana vermişlerdir. Bundan dolayı çok yüksek hoşnutlulukla millet, memleket ve cumhuriyet hükümetine yapmaya mecbur olduğum görevlerden en basiti karşısında gösterilmiş olan teveccühten, takdirden ne kadar duygulandığımı anlatmaya gücüm yetmez.
Ben, gerektiği zaman, en büyük armağan olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.
Söz konusu armağan Yüksek Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiç değeri yoktur."
Bu son sözleri dikte ettirirken, kendini tutamadı. Sesi çatallaşmaya, gözleri yaşarmaya başladı.
Kaynak: Atatürk Yolu Dergisi, Tahsin Uzer, 1959, Sayı 2 Sayfa: 14

 

 

Bir Daha Soframda Kuş Yemeği İstemiyorum


Florya Deniz Köşkü’nde, sofra kurulmuş, konuklar yerlerini almışlardı. O akşamın başyemeği bıldırcın kızartmasıydı. Çok da güzel kızartılmış ve servis yapılmıştı. Bunlar o gün köşke getirilen ve kesilen bıldırcınlardı. O gün Salih Bozok’un da neşesi yerindeydi, kesilmelerinden önce bıldırcınlardan bir tanesi alıkoyup saklamıştı. Akşam yemekte, cebinde sakladığı bu hayvanı çıkarıp salarak Atatürk’ü neşelendirmeyi düşünmüştü. Öyle de yaptı. Işıklar altında kalabalıktan ürken hayvancağızın uçacak hali yoktu, sofradaki tabakların üzerinden seke seke birkaç adım atabilecek hali de. Şimdi de bıldırcın, Atatürk’ün tabağının yanında kalmıştı.
Atatürk’ün yüz çizgileri derinleşerek, kaşları çatıldı ve yüzünü kara bir hüzün bulutu kapladı. Bıldırcını eline alarak, tüylerini okşadı ve sert bir sesle:
-“Kaldırın bu servisleri. Bir daha da soframda kuş yemeği istemiyorum!”
Hizmetkârlar koşarak tabakları kaldırdılar. Doğrusu, Salih Bozok, Atatürk’ün bu şakadan hiç ama hiç hoşlanmayacağını bilmeliydi. Gerçekten de, hayvanları o denli seven, Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında bile Çankaya’da kaz ve tavuk besleyen, atlarının ölümüne gözyaşı döken, kurban kesilmesine dayanamayan Atatürk’ün, o bıldırcın, tabağının ucunda öylesine çaresiz durup dururken bıldırcın eti yiyemeyeceğini düşünmeliydi.
Bozok, üstelik kim bilir kaç kez tanık olmuştu, her salı günü öğleden sonraları Ankara’da Marmara Köşkü’nde çaylı konserler düzenlendiğinde Atatürk’ün beyaz kanaryalarını kafesinden çıkartıp salonda uçuşlarını zevkle izlediğini! (Akagündüz, Radyo Dergisi, 1939)1
1 Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, 2. Baskı, Kültür Kitabevi, İstanbul 1973, s. 158-159
Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009

 

Bıldırcın


Atatürk’e bir gezisinde, Şile’de bıldırcın hediye ettiler. Pencereleri kapattıktan sonra bıldırcını salmalarını söyledi. Kuş dönüp dolaştıktan sonra O’nun önüne kondu, okşamasına da ses çıkarmadı. Atatürk, bıldırcını kafes konularak sarayda beslenmesini istedi. Üç gün sonra bıldırcın bir kediye yem oldu. Atatürk’e bu olayı O’nu üzmemek için, bıldırcın açık kafesten kaçtığı şekilde anlattılar. Atatürk bu küçük dostu unutmadı. Ömrünün sonuna kadar bıldırcın eti yemedi.1
1 Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, 2. Baskı, Kültür Kitabevi, İstanbul 1973, s. 60
Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009

 

Gömüleceği Yer


Atatürk’ün gömüleceği yer ve toprak konusunda manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan şunları anlatır:
“O’nun kabri Ankara’da olacaktır. Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O’nun en son kuvvetli isteği bir an önce Ankara’ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet Meclisi’nden İstasyon’a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri Çankaya’daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:
Bir akşam, Atatürk etrafında toplananlara, ölümlü oluşu üzerinde durmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti. ‘Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır’ dedikten sonra ‘Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın’ demişti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise, ‘iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem’ demişti. Ancak, gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum.
Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı.
Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak:
-‘Bunu unutma’ demişti.”1
1 Afet İnan, Ulus Gazetesi, 25.06.1950
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009  

 

Milletvekili Ayrıcalığını Hiç de Beğenmedim


Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobilini durduruyor ve Başyavere:
-“Sorunuz, tren var mı?” Diye emir veriyor. O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir. Hep birlikte otomobilden inip trene biniyorlar. Karar ani verildiği ve uygulandığı için trene biniş hemen hemen kimsenin dikkatini çekmiyor.
Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör Atatürk’ün bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Atatürk hemen sesleniyor:
-“Görevini yap.” Yanındaki ekibi göstererek, “Bu efendilere niye bilet sormuyorsun?”
Yanındakiler cevap veriyor:
-“Paşam biz milletvekiliyiz. Tren bileti almayız, parasız seyahat ederiz.” Atatürk hayretle:
-“Bu ayrıcalığı hiç de beğenmedim” diyor. “Bu çok ayıp ve acayip bir kural. Çok güzel halkçılık!”1
1 Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, 2. Baskı, Kültür Kitabevi, İstanbul 1973. s. 89
Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009 

 

Fikirlere Saygı


Akşam Konya Valisi İzzet Bey, köşk’te bir ziyafet vermiş, yemeğe Konya milletvekilleri de davet edilmişti. O zamanlar Gazi’nin özel kalem müdürü olarak gezide bulunan Hasan Rıza (Soyak) Bey’in bu yemekle ilgili bir hatırası şöyledir:
Konya’da Gazi’ye, halk tarafından hediye edilmiş olan konaktaki milletvekillerinin bazılarının da davetli olarak bulunduğu bir akşam yemeğinde, Milli Mücadeleden söz açılmıştı. Sofrada bulunanlar, o zamana ait hatıralarını anlatıyorlardı. Gazi çok neşelenmişti. Bu tatlı sohbet en hararetli noktasına geldiği bir sırada milletvekillerinden Refik Bey (Koraltan) Gazi’ye hitaben uzun bir nutuk vermeye koyuldu; konuşma özet olarak şöyledir:
-“Her şeyi yapan sensin, bütün varlığımızı sana borçluyuz; sen olmasaydın, başka hiç kimse, hiçbir şey yapamazdı, bundan sonra da yapamaz. Allah seni başımızdan eksik etmesin” diyordu. Gazi’nin neşesi kaçmış, bunalmaya başlamıştı, bahsi kapatmak istedi:
-“Beyefendi, bütün yapılanlar, herkesten evvel büyük Türk milletinin eseridir. Onun başında bulunmak bahtiyarlığına ermiş bulunan bizler ise, ancak onun bilinçli fedakârlığı sayesinde fikir ve iman birliği içinde birlikte görev yapmış, bu şekilde başarı kazanmış insanlarız. Gerçek bundan ibarettir.” Fakat Koraltan, alkolün tesiriyle coşmuştu, susmak niyetinde değildi, atıldı:
-“Paşam bu kadar alçak gönüllüğünüze katlanamıyoruz” Gazi artık iyice sinirlenmişti; sesini biraz yükselterek cevap verdi:
-“Efendim; izin veriniz... Ortada alçak gönüllük falan yok... Gerçeğin ifadesi vardır. Size bir şeyi hatırlatacağım; elbette dikkat etmişsinizdir; ben önümüze çıkan meseleler hakkında, her zaman uzun uzadıya konuşur, görüş alışverişinde bulunurum; herkesi söyletir ve dinlerim. İtiraf edeyim ki, konuşulacak konuların çözüm şekilleri hakkında net bir fikre sahip olmadan görüşmelere girdiğim olmamıştır; bu konularda, ancak arkadaşlarımı yani sizleri dinledikten sonradır ki karara varmışımdır. Bunun için tatbik ettiğimiz gibi, verilen kararlarda da hepimizin payı vardır, bunu bilesiniz.” Biraz sustuktan ve düşündükten sora devam etti:
-“Şimdi konumuzun asıl önemli noktasına geliyorum; beyefendi; içeride ve dışarıda şahsıma karşı suikastlar tertip edilmesinin sebep ve hikmeti nedir; hiç düşündünüz mü? Bu tertiplerin peşinde koşanların benimle bir şahsi alıp veremedikleri mi vardır? O da değil... Sizin sözlerinizin de onların sakat yargınıza uygun olduğunu bilmem fark edebiliyor musunuz?
Çok rica ederim beyefendi. Eğer samimi iseniz; bu fikri kafanızdan çıkarınız. Hatta böyle düşünenlere rastlarsanız, onlara da aynı şekilde uyarınız. Herkes milli görev ve sorumluklarını bilmeli ve memleket meseleleri üzerinde o zihniyetle, düşünüp çalışmayı alışkanlık edinmelidir.”  Sonra sofradakilere döndü:
-“Efendiler” dedi; “Size şunu söyleyeyim ki, devrimci Türkiye Cumhuriyetini benim şahsımla var olduğunu sananlar çok aldanıyorlar, Türkiye Cumhuriyeti; her anlamıyla, Büyük Türk Milletinin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek, sonsuza kadar devam edecektir. Şimdi rica ederim artık bu konuyu kapayalım, bir daha da tekrar etmeyelim.”1
1 Mehmet Önder, Atatürk Konya’da, Ankara 1989, s. 100-101.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

 

General ile Asker Birdir!


Atatürk, Sümerbank Dokuma Fabrikasının açılış töreninde hazır bulunduktan sonra harp oyunları sahasına hareket etmişti. Yolda bir sel yatağına saplanmış olan top arabasının tekerleklerini bataklıktan çıkarmaya uğraşanlar arasında bir generalin bulunduğunu görünce, kendisine sonsuz takdirlerini bildirdiler. Ve övgüde bulundular.
Daha sonra, “maviler” tarafına ait bir tank birliğinin yaptığı hücum sırasında “pembeler” den bir askerin ansızın siperinden fırlayarak tanklardan birinin üstüne sıçradığını ve şoförüyle mücadeleye başladığına tanık oldular. O zaman yakında bulunanlara, evvelce gördüğü generalin fedakârlığı ile bu askerin gösterdiği cesaretin birbirine denk olduğunu beyan ederek,  şöyle dedi:
-“Biz, Milli Mücadelede bütün Türk milleti, bu şekilde çalıştık. Böyle kahraman generaller, subaylar ve askerlere dayanarak savaşı kazandık. Onlar var oldukça kimse vatanımıza göz dikemez.”1
1 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Cilt II, İstanbul 1967, s. 148.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009




Türk,  Kendi Düşer,  Kendi Kalkar!


Fransızlarla Hatay konusunda anlaşma yapıldığı günlerden biriydi. Atatürk, Hatay’dan dönüşünde Eskişehir’de kaldı. Şereflerine Orduevinde bir şölen verildi. Şölende Eskişehirli bir genç aradı ve buldu. Ona Fransa hakkında bir şeyler yazdırdı ve okuttu. Bunda Fransızların savaşacak durumda olmadıklarından bahsediliyordu. Son derece neşeli ve heyecanlıydı. Yenildi, içildi. Milli oyunlara başlandı. Atatürk bir aralık büsbütün coştu. Zeybek havasına kendisini kaptırdı. Ayağa kalkarak oynamaya başladı. Coşkunluğu o dereceyi bulmuştu ki dizini yere vururken bir aralık sendeledi.  Halk, onu kucaklayıp kaldırmak istedi. İşaretle onları durdurdu. Ve:
-“Türk, kendi düşer, kendi kalkar...” diyerek, zemberek gibi yerinden fırladı.1
1 BANOĞLU, Niyazi Ahmet, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Garanti Matbaası, İstanbul 1967., s. 448-449.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009  

 

Vatan İçin


Ölümünden otuz altı gün önce, Başbakan Celal Bayar, hastalığı süresince yaptığı hafta sonu ziyaretinde, beraberinde hazırlığı tamamlanmış üçüncü beş yıllık plan dosyasıyla gelir. Doktorlar, zaman alan ciddi konularla meşgul olmasını yasaklamışlardı. Başbakan, bir-iki temel konuda fikrini öğrenme ihtiyacındadır. En çok beş dakika için evet derler.  Bundan sonrasını Celal Bayar şöyle anlatır:
-“Sanki hasta değil, rahat bir uykudan yeni kalkmış gibiydi. Elimdeki dosyanın ne olduğunu sordu:
-‘Üçüncü beş yıllık planın son şekli Atatürk’ dedim. Eliyle işaret etti.
-‘Şöyle, yanıma otur anlat.’
Şezlongunu yükseltmelerini ve arkasına bir yastık konulmasını istedi. Göreceği yakınlıkta oturdum. Dinledikçe alakası artıyordu. Verilen beş dakika geçmişti. Genel sekreteri Hasan Rıza’nın bana bunu hatırlatmak için içeri girdiğini hissetti;
-‘Gel Soyak, sen de dinle, Başbakan çok güzel şeyler anlatıyor’ dedi.
Sadece başlıkları okuyor, birkaç cümle ile o bahsi tamamlıyordum. Öğrenmek istediklerimi de öğrenmiştim. Yakın gelecekleri okurcasına:
-‘Ufukta yeni bir dünya savaşının bulutları var. Acele edin. Bunların çoğu ordu ve halk ihtiyaçları için şart olan tesisler, Allah muvaffak etsin acele edin’ dedi.”
Bunları söyleyen insan birkaç gün önce komadan çıkmıştı. Sağlığı ile ilgili bir tek kelime etmedi.1
1 Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı, İstanbul 1998, s. 91.
Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

 

 

 

 

 

Facebook'ta Paylaş 

 

 

İletişim için; ataturk@ilelebet.com.